Kuran-ı Kerim’i Doğru Anlamak

O, her yerde hâzır… her zaman… Gönül, Gül-cemâiline müştak; göz Güzel-ismi’ne nâzır her an(1) Nem her zaman her yerde… hem de zaman ve mekândan uzak; fî külli’l-evan…

Çünki o’ndan kopma korkusu, Ekta-sonsuz’a(2) seyran…. Ayrı kalma kuşkusu, Ebter Gayyâ ya(3) heylân…. Beterin bed-ter’i var, daha Ebter’i desen: O’nsuz başlayan her iş…. O’nsuz yaşanan her ân…

Hamd-ü Senâ’lar O’nun. Şükr-ü Eda’lar O’nun. Tesbihâtı zerrâtın, sâmt-ü nidalar O’nun…

Mesajını ileten, evsâfını arıtan, esmâsını bizlere hakkı ile tanıtan, şirkin belini kıran, çirki hamûr eyleyip, beze beze yoğuran Rasülü’s-Sekaleyn’e sonsuz Salât ü Selâm…

Temiz iyâli ile sâdık eshâblarına garip ümmetlerinin hakkı binbir ihtirâm…

Ne diyor görmez misin, Rabbımızdan aldığı, alıp da ins ü cine ceste sunduğu bibehâ ziyafeti, yerin göğün feridi, yüce hazreti Kur’an:

Ey nisyan türevleri !.. Fe bieyyi alâi rabbikûmâ tûkezziban…(4) Siz ey nankör mahlûklar!… Rabbınızın bunca ni’metinden hangisine, sizlerden hiç biriniz diyebilir mi: “yalan” ?!…

İyi-kötü, hâyır-şer, güzel-çirkin, temiz-kir: Ve hedeynâhû’n-Necdeyn(5) Biz sana her bir yolu göstermişiz ey insân…. Biz  size her çift yönü…. Yâ eyyühe’s-sekalân…

Temizlik hayât…. Kirlilik ise ölüm… Kirlenmiş bir hayâtın sürdürülebilmesi için şart ise, hiçbir şekilde kirletilmemiş din de, gerçek hayâtı sağlıklı kılan en olmazsa olmazlardan…

Dünya çölünün tek temiz kalmış kuyusuna fâreler düşmüş ya da düşürülmüşse, O’nu temizlemek, O’nun kirletilmiş suyunu boşaltmak için bütün ömrünüzü vakf etseniz hattâ bunun için ömrünüze yetmiş bin ömür daha katsanız, kirliliğinden zerre bile eksiltemezsiniz. İçerisindeki fâre leşlerini çıkarıp atmadan.

Öyle ise, her şeyden önce; dünya çölündeki, ins ü cinin gerçek hayâtını, ebedi mutluluğunu sağlayabilecek biricik İslâm Kuyusu’na atılan ve gerçek anlamda hayât bahşeden biricik Mây-ı Zülâl’e karıştırılmış olan leşlerin ayıklanması, pisliklerin temizlenmesi ve ikincisi olmayan bu kaynağın her türlü mikroplardan arındırılması gerek, ilmen ve şer’an.

Hayrı da şerri de, güzeli de çirkini de, temizi de kirliyi de, meleği de şeytanı da… Hâsılı her şeyi çift ve birbirine karşıt yaratan ve bunlardan hangisinin insanın çıkarına, hangisinin kokarına olduğunu bildiren Rabbımız, bu iyi ve kötü unsurlar arasında cereyân edecek bir savaş meydanı olarak kâinâtı yaratmış; âlem, cihân cihân…

Bu güne dek iyilikler ve kötülükler, güzellikler ve çirkinlikler hep bu meydânda sürekli olarak savaşmış.  Dünya kuruldu kurulalı bu böyle süregeldiği gibi, bundan sonra da: Yevmûn lenâ ve yevmûn aleynâ(6) Bir gün bana, bir gün sana… Bu gün lehimize, yarın alehimize…. Bir gün temizlik ve güzelliklerin galebesi, öbür gün bozgunuyla kıyâmete dek sürüp gidecek, ale’d-deverân…

Ancak bir gün, Mutlak-Doğru, Gerçek-Hâyır ve Kesin Zafer’in Katkısız-Temiz, Arıduru-İman ve Hazreti-Kur’an’dan yana olduğu açığa çıkıverecek nagehân…

Bu da, sadece ve sadece en son ilâhi mesaj: İslâm’la, tek harfine bile beşerin tahrif-eli değmemiş: Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’la sınırlı kalmıştır ve kalacak, ilâ âhiri’l-eyyâm…

Öyle ise en öncelikli şart; her ne şekilde ve hangi kılıkta olursa olsun, hiç kir-pas tutma Kur’an kuyusunun içine atılan hârici unsurları görmek, kirleri pasları tanımak, gizlenen mühlikâtı aramak, gömülen mayınları taramak ve O’na yöneltilen karalama isnâd ve iftiraları belirleyerek tamamen kaldırıp atmak olacak, ortadan.

Sinsi küfür, nifak ve şikâk mikroplarının kanlara karıştığı, her türlü sahtecilik, düzenbazlık ve hâinliğin iliklere işleyebildiği günler yaşanmakta. Ancak, “bir gün bana, bir gün sana” kuralınca bakalım öbür gün neler olacak?!.. Yalnız şurası su götürmez bir gerçektir ki, kimsenin hakkının aslâ zâyi olmayacağı günler gelecek, mutlaka. Ve hiç kimsenin yaptıklarının yanına kâr kalmayacağı muhakkak…

Et-Tekârub beyne’l-Edyârı:(7) Dinler Arasındaki Engelleri: Ortadan Kaldırma, Dinleri Birbirine Yaklaştırma, dinlerin Birleştirme, İbrahimi Dinler Birliği, Global Din,  Kütlesel Din, Dinler Arası Diyalog… gibi sloganlar; Tebeddûlû Ezmân Teğayyürü Ahkam, Târihsellik, Sempatik, Hermenötik… gibi ekolleşme, senaryo ve alt yapı oluşturmalar; Modernlik, Medenilik, Yenilikçilik, Çağdaşlık, Barışseverlik ve Tolerans… gibi türlü afyonlar…

Sayısız isnâd, hayasız iftira, pervâsız işbirlikçilik ve doyumsuz bühtânlar…

Kültürel açıdan bütün bu haksızlıkları onaylayabilecek derecede câhil, iktisadi bakımından da bütün bu zulümlere boyun eğmeye mecbur kalacak kadar aç bırakılan Müslümanlar!…

Muhammed Ümmeti, târihinin hiçbir devrinde görmediği acıklı ve zelil bir derekeye düşürülmüş ve tüm inananlarına, son derece onur kırıcı rezil bir hayât dayatılıp samimi ve ta’vizsiz değerlerimiz müstesna ve müberrâ “Müslüman, çağdaşlaşmak istiyorsa Kur’an’dan, Kur’an’a sâdık kalmak istiyorsa çağdaşlaşmaktan vazgeçmelidir(8) diyen azılı Kur’an-Düşmanları’nın peşine takılıp, hizmetine soyunabilen bünyemizde urlaşmış, kimi modernist uzman(!)lar…

Bir dilim ekmek için inkâr ettiği her şeye inanan ya da inandırılan, inandığı her şeyi inkâr eden ya da inkâr zorunda kalan insanlar!…

Şân için şöhret için edilebilen iğrenç yalanlar ve inkâr edilen yüce Kur’an’lar!…

Sanılmasın ki, eskiden yoktu bütün bunlar… Kuşkusuz meyvesiz ağacı taşlamalar. Ağaç türünün en meyvelisi ve meyvelerinin en değerlisi İSLÂM TÛBÂSI’nı taşlamak, akıllı düşmanla akılsız dostun en kârlı işidir elbet… Onun için onbeş asır önce, daha nüzûlü sırsında başladı bütün bu insafsız taşlamalar, bütün bu nikbet isnad ve bütün bu şirret iftira ve bühtanlar…

Kâinâtın sa’adet sofrası, İslâm tûbâsı, mutlak gerçeklerin billûr fânusu Kur’an-ı Azimü’ş-Şân’a: “Eskilerin masalları mı demediler, bir kâhinin düzmeceleri mi ?!.. Bir şâirin uydurduğu şiirler mi demediler, yoksa bir delinin saçmaları mı?!.. tâ o zamanlar?!..

Her an her türlü mu’cizeyi gerçekleştirmeye, onları geçmiş kavimlerin ibret-âlem tûfan ve felaketlerine rahmet okutacak helâklere dûcâr etmeye ve icâbında yerlerin dibine batırmaya muktedir bir  peygamberin yüzüne karşı: Sihirbaz mı demediler, kâhin mi demediler, şâir mi demediler, yalancı mı demediler, iftiracı mı demediler, sahtekâr mı demediler, düzenbaz mı demediler, deli mi demediler ki; bugün bunların benzerlerini söylemeyecek, bin beterini düzmeyecekler, biçâre ümmetlerine karşı düşmanlar?!.

Nitekim gün onların günü, zaman onlardan yana ve çark onların lehine dönmekte ve de devrânlar…

İşte türlü sloganlar halinde piyasaya sürülen, İslâm adına pazarlanan ve sürekli olarak gündemde tutulan son derece ma’sûm, ma’sûm olduğu kadar da yararlı görünümlü ve yaygın bir taleb: “Bütün Müslümanların Kur’an’ı okumak, anlamak ve üzerinde tefekkür ederek, dinlerini O’ndan alıp öğrenmek… gibi yükümlülükleri var” denir. Buna karşı siz: “Ben eski yazıyı bilmem” deseniz, “Yeni yazılısından oku” derler. “Ben Arapça bilmem” deseniz “Türkçe oku” derler. “Tercümeleri birbirini tutmuyor” deseniz, Canım, üç aşağı beş yukarı hepsi de hemen hemen aynı şeyleri söyler” derler. “Bazı yerleri terceme bile edilemiyor, bazı tercemeleri de hiç anlaşılmıyor” deseniz, küçümseyici bir dille: “Anlaşılır, anlaşılır… Bir kere söz denilen şey anlaşılmak için söylenir. Anlaşılmayan sözleri söylemek, muhâtablarla alay etmek demektir. Allah kullarıyla aslâ alay etmez. Gel biz sana anlatalım” derler. Ardından da nokta tesbiti kafadar ve yandaşlarının isimlerini bir bir sıralarlar…. “Falan falan kimselerin tefsir ya da açıklamalarını okuyun hele, anlarsınız” derler. “Bazı tercemelerde çelişkiler, akla mantığa sığmayan şeyler var” deseniz hiçbir delil, usûl, kural, nakil ya da temel’e dayanmadan; yalın akıl, kişisel mantık, her kişiye göre değişebilen başıboş düşünce, Yunan felsefesinin maskarası hâline gelmiş felsefi fikir, kime ve neye hizmet ettiği mechûl keyfi temâyül, indi evham ve hayâllerin rüzgârında size türlü-çeşit yorumlar döktürürler.

Tabii böyleleri, yaptığı işin Allah’ın Kelâmı’nı kulların saçmalıklarıyla değiştirmekten başka bir şey olmadığının ya hiç farkında değildirler, ya da tam tersine bunu bilerek ve özellikle yapmaktadırlar. Zaten onların rast gele, pervâzsızca, ulu orta atıp tutuşlarından: “Cahil cesurdur”u ve her bilinçli karşı çıkışta fırıldak kesilişlerinden “hain korkaktır” oynadığı da besbellidir.

Hiçbir zaman, değil bir din adamı, hiçbir mü’min; değil bir Müslümanı, İslâm’a savaş açmış olsa bile, hiçbir insanı Kur’an’dan aslâ uzaklaştırmak istemez, isteyemez. Ama karşı karşıya olduğu  Kitab’ın çocuk oyuncağı olmadığını ve herhangi bir kitaba benzemediğini, O’nu ele almanın bile bir usulü  ve bir âdabı, özellikle de inananlar için olmazsa olmaz şartları bulunduğunu bilir. O’nu sanki hazık bir operatörmüş gibi, teşhis nedir, tıbbi operasyon nedir bilmeyen bir kasabın eline “kes as şunu” dercesine aslâ teslim ve emanet edemez.

Bir kere Kur’an’ın kendine mahsus bir alfabesi, kendine özgü harfleri ve harflerinin de “Mehâric-i Huruf” denilen değişik telaffuz şekilleri ve özel seslendiriliş biçimleri vardır. O’nun başka harfler ya da alfabelerle ne doğru dürüst yazılması ne de okunması mümkündür.

Mümkündür ya da ben yaptım da oldu diyen herkes biline ki, yalan söylemekte ve “ben abdestsiz gusülsüz namaz kıldım da oldu” demektedir.

O’nu ele alıp okuyabilmek için bile, önce bir Abdest alınır. Mümkünse kıbleye doğru oturulur. Mushaf göbek hizasından yukarıda tutulur ya da yüksekçe bir yere konulur. Te’avvuz ve besmele ile okumaya başlanır. Doğru okumaya dilini anlamaya hüküm ve hikmetlerine nüfûz etmeye gayret edilir. Doğru anlamak ve yanlış anlama ihtimallerini önlemek için güvenilir müfessir ve mütercimlerimizin tefsir ve tercemeleri esas alınır. Çünki gerçek müfessir; hayatını Allah’ın Kelamı’ndan neyi kast eylediğini en doğru ve Murâd-ı İâhi ye en uygun şekilde belirlemeye vakf etmiş ve başarısı İslâm ulemasınca asırlar boyunca onaylana gelmiş kimsedir okurken düşünce, tefekkür, tedebbur ve tasavvurun sınırları olabildiğince zorlanır. Hiç anlaşılmayan müteşâbihler ise Allah Te’âlâ’ya havâle edilir.

Hiçbir zaman, hiçbir gerçek müfessir: “Ben bu âyetten bunu anladım. Bu âyetten Allah’ın kastı benim anladığım bu mânâdan ibarettir” diye kestirip atmaz. Böyle bir davranış; değil cahillerin, bu işin uzmanlarının önderi olmuş kimselerin bile hakkı değildir. Zira hiç kimse Allah’ın Murâdı’nı kendi aklıyla sınırlandıramaz. Ama bu demek değildir ki, örneğin: “Allah vardır, birdir” gibi hiçbir açıklama ve ihtimale yer vermeyen âyetler de böyledir. Hayır, bunun gibi muhkem, manası çok açık, ikinci bir manaya çekilmeleri imkânsız olan âyetleri herkes anlar.

Burada vermiş olduğumuz bu tek örnek imanla ilgili…. Amelle ilgili âyetlerde durum farklı, ahkâm, yani şeri’at kanunlarıyla ilgili âyetlerde ayrı müteşâbih bölümüne giren âyetlerin anlaşması meselesi ise daha da farklıdır. Bunların bir kısmı hakkında ancak müfessirler, bir kısmında ancak müctehidler söz sahibidirler. Müteşabih âyetler hakkına ise râcih kavle göre hiç kimsenin hiçbir söz söylemeye hak ve salâhiyeti yoktur.

Bütün bunların doğru olarak belirlenip, Allah’ın muradı dışına kaymadan anlaşılması büyük bir uzmanlık işidir. Bu uzmanlık da her yeteneklinin başarabileceği türden bir uzmanlık değil, tarihin uzun sayfaları içerisinde belki asırda bir çıkabilen, bazen asırlarca çıkmayan türden bir uzmanlıktır. Günümüzün en geçerli uzmanlık sâhaları, sözünü ettiğimiz uzmanlığın yanında çocuk oyuncağı bile değildir…

Bununla beraber insan aklı frenlenemez ama, hangi Kur’an âyetlerinin yukarıdaki guruplardan hangisine girdiğini bile sağlam ve sağlıklı bir şekilde ayırd edemeyen bizler de elbette Kur’an âyetleri üzerinde bir şekilde düşünür, tefekkür ve tezekkür ederiz; hatta birer Müslüman olarak kendi çapımızda bunu yapmak görevimiz. Ama bunu, dizginsiz aklın deli beygirine binip, nefs-ü hevâ kamçısıyla çılgınca kırbaçlamak, ucüb ve kibriyanın dümensiz dürtüleriyle mahmûzlamak suretiyle tozu dumana katarak, düşmanları güldürüp dostları ağlatarak değil; usulüne uygun olarak, uzmanların asırlar boyu imbikten süze süze ortaya koydukları kuralları uygulayarak yapmak; mu’teber müfessirlerimizin önderliğinde, İslâm’ın ana caddesinde bayraklaşmış müctehidlerimizin güdümünde, Allah’tan korkarak ve kulundan utanarak yapmak zorundayız.

Bunlar sakın yalnızca benim kişisel yargılarım olarak değerlendirilmesin. İsterseniz bir de yüzlercesi arasında bu sâhanın en önde gelen uzmanları olan İmâm Ez-Zerkeşi, Es-Süyûti ve Ez-Zerkani gibi âlimlerimizin, eserlerinden aktarmak sûretiyle aynen katıldıklarını ortaya koydukları Şemsûddin El-Hüveyyi’nin bu konudaki sözlerine de bir göz atalım:

“Tefsir ilmi; hem zor, hem de kolaydır. Zorluğu birçok bakımdan ortadadır. Bu zorlukların en belirgini; Kur’an’ın ulaşılamayan, bizzat kendisinden duyulup dinleyerek anlaşılması imkânsız olan bir konuşmacı (Allah)’nın sözü olmasıdır. Zira bu bir hikaye ya da şiir değildir ki, yazarı ya da şâirinden veya onları dinleyenlerden dinlemekle Öğrenilebilsin. Kur’an’ın kesin tefsiri, ancak Rasulullah  (s.a.v.) den öğrenilebilir. Rasulullah’ın tefsir buyurduğu Kur’an, çok kısıtlı ve birkaç âyetle sınırlıdır. bunlar dışında Kur’an’ın kesin tefsirinin ortaya konması imkansızdır. Dolayısıyla Allah’ın âyetlerinden muradının ne olduğunu kesin bir şekilde anlayabilmek, bir takım emâre ve delillerden hüküm çıkarmaya (istinbât) bağlıdır. Bunun hikmeti de, Allah Te’âlâ’nın; kullarının, Kitab-ı ilâhisi üzerinde düşünmesini (tefekkürü) murad buyurmuş olmasıdır. İşte bunun için Cenâbı Hakk, Nebisi Sallellâhü Aleyhi Vesellem’e, âyetleriyle kast eylediği manaların tamamını, hadis metinleriyle açıklamasını emr eylemiştir. Ancak bazı Kur’an âyetlerini açıklayan bir takım müfessirler sahabelerin tefsirlerini tasvib etmekle yetinmiştir. İşte bu durum, Allah ve Rasulü’den işitmeden, haklarında Allah ve  Rasulü’nün açıklamaları bulunmayan âyetler üzerinde tefsir yapılabileceğinin (cevaz) kesin delilidir. Öyle ise her Müslüman’ın, önceki âlim, sâlih müfessirlerin görüş ve düşüncelerini göz önünde bulundurarak Kur’an üzerinde düşünmek gibi bir görevi vardır. Fakat herkesin her düşündüğüne mutlak gerçek gözüyle bakması doğru değildir.”

Bu ince noktayı da El-Huveyyi şu cümleleriyle açmıştır:

“Kimileri kendince câzip bulduğu bir takım fikirler ortaya atar ve : “Ben bunu hiçbir kitapta, hiçbir şey mûtâla’a etmeden buldum çıkardım” diye övünür ve bu davranışının bir övünç vesilesi olduğunu sanır. Oysa bilmez ki, bu bir övünç değil, büyük bir utanç vesilesi ve müthiş bir eksikliktir. Çünki böyleleri, kendi söylediklerinin, önce söylenmiş olanlardan üstün olup olmadığını bilmemektedir. Oysa aslında onların söylediğinin önceden söylenmiş olanlara hiçbir üstünlüğü de yoktur. Öyle ise bunlar, ne ile övünmektedir ki?!.. İşte bu hassâs noktayı göz önüne alarak ben; ne yazdımsa, hep Allah’tan korkarak, O’ndan yardım dileyerek ve O’na dayanıp güvenerek yazdım. Yazdıklarımın güzel olanları, Allah’ın salih kullarının kitaplarını mütâla’a vesilesiyle Allah’tan ve O’nun fazlındandır. Zayıf olanları ise kötülüğü emredip duran nifstendir.”(9)

Bizlere de, bu büyük önderlerimizin yolunda yürümek düşer. Onların Allah’ın Kelamı’ndan neyi murad buyurduğunu doğru tesbit için, başlangıcından bu güne ömürler harcayarak belirleyip, ince süzgeçlerden geçirdikten sonra benimsedikleri altın kuralları iyice öğrenip yerli yerince kullanmasını bilmeden ulu orta Kur’an üzerinde konuşmamak düşer. Murâd-ı İlâhi dışına çıkarılıp sapıklıklara âlet edilmesini önlemek için, Kelam’ı İlahi’yi tarih boyunca sahabi tabi’i, tebu’tt-âbi-i ve diğer mu’teber müfessir, muhaddis, müctehid ve Muhammed Ümmetince hüsn-ü kabûl görmüş büyük din bilginlerimizin değerli katkı ve deneyimleriyle oluşturdukları Tefsir Usûlü İlmi’nin verileri çevresi içersinde değerlendirmek ve hiçbir zaman bu altın değerindeki esas ve formülleri göz ardı etmemek düşer. Yoksa şâirin, bir türlü istediği nağmeyi çıkartamayan acemi tamburinin durumunu anlatmak için söylediği Men çi gûyem Tanburem çi zened: “Ben ne derim tamburum ne çalar? Mısrâ’ı dillendirdiği durum ortaya çıkacak; bu da, günümüzde örnekleri sıkca görülen, bir çok sapıklık ve çarpıklıklara yol açacaktır.

 

Dipnotlar

(1.)  günde (kıyamet gününde) pırıl pırıl parlayan bir takım güler yüzler vardır. (onlar) rablarına bakar (kendilerinden geçmiş bir halde Cemalullah’ı seyrederler)”. Kıyâme suresi, âyet: 22-23. Es-Süyûti. Celâleyn: 2/44 Kâzi Beyzâvi ve Şeyhzade Hâşiyesi: 4/486-487

(2.) “En kopuk, en tutarsız ve en sebatsız” demektir. “Bismillah ile başlamayan her kayda değer iş, en kopuk veya en sonsuz iştir” hadisden iktibastır. Bkz: Ahmed b. Hanbel. El-Müsned: 2/356 El-Beyhaki’den naklen El-Münâvi Künüzü’l- Hakaik Fi Hadisi Hayri’l-Halâik: 2/39. Es-Süyüti, El Câmi’us-Sağır Fi Ehâdisl’ l-Beşiri’n-Nezin 2/97.

(3.) “Sonsuz, sonu kesik, güdük ,nesli kesik ve soysuz” demektir. Bu  kelime de, bazı küçük metin farklılıklarıyla ikinci dipnottaki kaynaklarda geçmektedir.

(4.) Bu âyet, Rahman süresinde onüç kere tekrarlanmıştır.

(5.) Beled süresi, âyet:10.

(6.)  Meşhur bir Arap atasözüdür.

(7.) Abdü’l-Âti  Muhammed Ahmed, El-Fikru’s-Siyasi Li’l-İmam Muhammed Abduh: 32. Dr. Muhammed Hüseyn El-İslâmü ve l-Haâratl’l- Ğarbiyye: 69. Muhammed Reşid Rızâ, Tarihu’l-Üstaz: 1/93. Dr. Zekeriyyâ Süleyman Süleyman Beyyûmi. Et-teyyârâtü’s-Siyasiyye ve’l-İctimâ’iyye Beyne’l-Müceddldin ve’l-Muhâfizin: 58-59.

(8.) Rudi Paret, Kur’an Üzerine Makâleler: 18.

(9.) Ez-Erkeşi, El-Bürhan Fi Ulûmi’l-Kur’an: 1/15.