Mezhepsizlik ve İctihad 1

A) İctihad Nedir: İctihad: Dini nass’lardan (Kur’an-ı Kerim ve Hadis’i Şerif’lerden) tam yetki ile, tüm güç sarfedilerek murad-ı İlahi’ye en uygun hükmü çıkarma çabasıdır. İctihad konusu meseleye ışık tutan bütün nass’ların, konuyla ilgili olan ve irtibatların oranında mes’eleye katkısını sağlayarak, Allah ve Rasülü’nün muradına en uygun hükmü ortaya koymaktadır. Nasıl bir göz doktoru yüzlerce binlerce farklı as ve üs derecelerden oluşan mercekleri hastasının gözünde dener ve sonuçta hükmü:”bunda mı daha iyi gördün, şunda mı” diye hastasına sorarak verirse: mücahit de İctihad konusu meseleye ışık tutan bütün nass-mercekleri’ni ve bu merceklerin olaya katkı olanları’nı üzerinde durduğu olayın özellik ve inceliklerini de hesaba katarak, ilgili nass’ları ilgileri oranında meselelere mercek yapmak suretiyle, Allah ve Rasülü’nün muradına en uygun hükmü –göz doktoru gibi, hazır mercekleri kullanıp, hastasına sorarak değil – doğrudan doğruya bizzat kendisi ilgili nass’lara harfiyen bağlı kalarak bulmaktadır. Allah’ın rızasından başka hiç bir hedefi olmayan hür iradesiyle bizzat kendisi, hem uzman doktor, hem sayısız mercek, hem de hasta kesilip, tüm olayların ilgili nass’larının aynası ve yansıtıcısı haline gelerek bulmaktadır. Her yönüyle ilahi olan bu çetin işi ancak, bütün içtihad şartlarını haiz, en üst seviyede bütün ilimlerle mücehhez ve İlmü’l-Mevhibe denilen Allah vergisi ma’nevi ilimle donanmış olan tam anlamıyla hür ve müstekil İslam – Alimi yapabilir. Dediğim gibi, her hadiseyede, ilgili her nass’ı , müdahalesi nisbetinde mes’eleye mercek yapabilen Alim…Yoksa, Mensuh merceğini Nasih’in yerine, Ahad merceğini Mütevatir’in yerine, Helal merceğini Haram’ın, Haram merceğini de Helal’in yerine takan; böylece hadiseleri ya ters gösteren, ya da hiç göstermeyen basireti bağlı bakar-körler değil!..Yadığı her satır, ağzından çıkan her söz, acaba suç olabilir mi, beni sürerler mi, süründürürler mi; çıplaklığa neye günah, fuhşa neden haram dedin derler mi diye titreyip duran bataklık bitkisi, bağımlı okur-yazarlar değil…Nasih’ı Mensuh’tan, Muhkem’i Müteşabih’ten, Mütevatir’i Ahad’ten ancak o yüce alimlerin kitaplarıyla ayırd edebilen nakilci, hata bütün bunlara bir kulp kuyruk takarak inkara kalkışan felsefeci yada yalın akılcı değil!..Ülkesinde bir tek koyunun kaybolduğunu duyup da yıllarca et yemeyen alimler yapar bu ulvi işi. Yoksa, her aldığı nefes fazladan, her yuttuğu lokma faizden, yetim hakkından, şarap gelirlerinden, zina vergilerinden…ibaret olanlar değil…Bir damla necaset, havuzlar dolusu temiz ve temizleyici may-ı zülal’leri murdar ediyor. Acaba herkesi saygılı olmakla mükellef tuttukları düzen’in bu ihtilat içre, dinen temiz kalmış tek katresini gösterebilirler mi?!..Kırk milyonun içerisinde kaç tanemiz meşru’hayat hakkını yitirmemi bulunuyoruz İslami ölçüler içerisinde!. Şeri’at’a göre karşılığı ölüm olan cana kıymalar, ana rahimlerindeki canlı ceninleri – nüfus kontrolü adıyla katletmeler, muhsın: (evli erkek) ve musıne (evli kadın) zinaları, irtidad: (dinden dönme)ler, bütün insanlığı öldürmekten beter ihanetler hıyanetler, cinayetler ve daha neler nelerin moda olduğu bir zaman ve zeminde; hangimiz hangi vasıfla içtihad yapabileceğiz?!. Kimin adına, ne uğurda ve niçin bu peygamber görevini yükleneceğiz bakalım?!…“faiz, enflasyon oranını geçmedikçe faiz olmaz, haşefe miktarı vaki’ olmadıkça zina olmaz …” demek için mi?!… Heyhat!…

B) Sayın Karaman, Konya’da yaptıkları ve MEZHEPSİZLİK imli kitabımızın tenkidine hasr ettikleri, senaryosu önceden saptanmış kaçamak sohbetlerinde:(1) “Müctehit olmadıklarını, vaz geçtiklerini ve böyle bir iddi’alarının olmadığını mezhepsiz olmadıklarını itikatta Matüridi, amelde Hanefi olduklarını”(2) ifade buyurmuşlardır. Buna şahsen çok memnun olduk. Kendilerinin de söyledikleri gibi, aramızda hiçbir şahsi mes’ele veya husumet yoktur. Ancak burada Ali Nar Bey’in Doğru Yorum’un bir sayısında aktardığı ürpertici gerçeği unutmayalım. Şöyle ki; Merhum Necip Fazıl’a Sayın Karaman: “Ben Hanefi ve Matüridi’yim” demiş. Necip Fazıl’da: “Bunlar rakı içer, içtiğimiz rakı değil su idi derler” demiştir. Acı gerçek bu olduğu halde Karaman, N. Fazıl’ın kendilerinin haklı olduklarını kabul ettiğini yazmış, çizmiş ve yamışlardır.

Evet, kendilerinin yeni bir mezhep veya din ıslahatını hedef alan bir müçtehitlik iddiasında olmadıklarının ispatı, bizim tezimizi doğrudan doğruya hükümsüz kılar. Ancak bu, sadece “Ben mü.tehit değilim, ben mezhepsiz değilim” demekle olmaz. Reşid Rıza’nın, Muhammed Abduh’un yada Nasıru’ddin-İElbani’nin değil; bizzat Hayrettin Karaman’ın  kendi kitaplarındaki şu cümleler ne olacak?!..”Ben müçtehit değilim, vazgeçtim bu iddi’adan”…gibi sözler neyi halledecek bunlar varken kitaplarında?!…

Bakınız ne diyor:

“Bu ihtisas devri olan zamanımızda, her biri gerekli olan İslami ilimlerle;hukuk, iktisat, sosyoloji, psikoloji … gibi yardımcı ilimlerin bir veya birkaçında mütehassıs zevatın teşkil edebileceği “İÇTİHAT ŞURASI”nda “MUTLAK İÇTİHAT” şartlarının rahatça tahakkuk edebileceği kanaatindeyiz.”(3) Sonra bir başka yerde de:

Netice olarak diyebiliriz ki,taklid derecesinin sonu ve mükellefin kendi tatbikatı için içtihadının başlangıcı olan derece için ileri sürülen şartlar, normal hallerde her zaman elde edilmesi mümkün olan şartlardır. MUTLAK MÜÇTEHİT için ileri sürülen şartlara gelince: her biri, gerekli olan İslami ilimler ile iktisat, hukuk, sosyoloji, psikoloji… gibi yardımcı ilimlerin bir veya birkaçında mütehassıs olan zevatın teşkil edeceği içtihat şurası’nda bu şartlar da mükemmele yakın bir keyfiyetle tahakkuk edebilir.”(4) diyor sayın ağabeyimiz.

Bu paragraflar sayın ağabeyimizin kendi te’lifi olan “İslam Hukukunda İctihat” adlı kitabından harfiyyen aktarılmıştır. Reşid Rıza yada Abduh’tan değil!…

İçtihat şurası kuracaklarmış ve bu şura Mutlak Müçtehitlik şartlarını taşıyacakmış!…Sayın Karaman’la İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde aynı zamanda okuduk. Şu anda ismini hatırlayamayacağım, Fransa’da hukuk sahasında doktora yapmış bir profesör bize İslam Hukuku derslerine giriyordu. Bu zat sık sık İslam’ın en hassas konularından “Vahy” mevzu’unu ele alır ve bunu bir beşer anlayışı veya sezgisi gibi kabul eder; konuyu, aradan vahiy – meleği’ni kaldırarak anlatmaya kalkar; dolayısıyla da İslam’ın ruhuna taban tabana zıt bir takım açıklamalara girmek zorunda kalırdı. Bu yüzden itirazlar hakaret derecesine varır ve profesör ders yapamaz hale gelirdi. Oysa bu zat, 27 Mayıs ihtilalinde üniversitelerden gericidir diye atılan meşhur 147 lerden biriydi. Bunlardan bir çoğu açıkta kalmış, birkaçı da Yüksek İslam Enstitüsü’ne sığınmışlardı. Dolayısıyla idaresi ve öğrencisiyle bizim Enstitüye minnet duyuyorlar ve her hal’ü karda öğrencileri memnun etmeye gayret ediyorlardı. Bu zat bir gün yine kürsüye çıktı, öğrenciyi memnun etme çabası içerisinde, İslam’ı, Peygamberini ve Kur’an’ı göklere çıkaran ifadelerle derse başladı ve :- “Gençler bizim dinimiz yüce, çok yüce, hiç bir dinle kıyas edilmeyecek kadar yücedir. Kitabımız o kadar genel ve cihanşümul hükümleri içerir ki vasfı mümkün değil… Peygamberimiz o kadar büyük, o kadar büyük ki; canım, O’nun büyüklüğünü isbat için başkaca delillere ne hacet!…”Görmüyor musunuz O’nun Kur’an’ı Kerim’deki sözlerini?!” diyerek daha derse girerken sarfettiği üç cümlesinden dördüncüsü, hastalığı şifasız bir dert olarak sınıfta sergilenmiş bulunuyordu. Arkadaşlar hemen itiraz ettiler ve biri: “Hocam, Kur’an’ı Kerim Peygamberimiz’in sözümüdür de siz – :”Görmüyor musunuz O’nun Kur’an’daki sözlerini?!.” diyorsunuz?!.dedi. Tabi hocamız büyük bir beğeni beklediği bu özenli sözlerine karşı öğrencilerin bu olumsuz tepkisini görünce, adeta kendini kaybetti ve:-“Çocuklar, en büyük dedik, en yüce dedik, insanüstü dedik, bulabildiğimiz en zirvedeki övgüleri cömetrce sıraladık; yine de sizi memnun edemedik…Ne yapalım yani?!…Allah mı diyelim sizin peygamberinize?!…” diye bağırarak kürsüsünde terler içerisinde sigarasına sarıldı. Onun bu paniklemiş halini gören tiryaki arkadaşlar, hemen etrafına çullanarak sigarasını yaktılar. Adamcağız da onlara:-“Yakın yahu, boş ver, siz de yakın…” diyerek öğrencilerine sigara ikramına koyuldu…Tabi sınıfın içi tilki damı!… Bu hocamızla yaptığımız bütün dersler hep böyle geçerdi. Herhalde bu Medeni Hukuk uzmanı hocamız Hayrettin Karaman’ın derslerine de girmiştir…

Burada ‘vahiy’ bir sembol, hatırlattığım hukuk mütehassısı da sadece bir misaldir. Takdir edileceği üzere, Şura’ya getireceğimiz en seçme üye dahi bu işi kolay kolay kavrayamayacaktır. Herhalde bu hususu sayın içtihad taraftarlarıda inkar edemezler. Kavrayabileceğini farz etsek bile, içtihadın şartlarını taşımayan bir kimse, bütün gücünü sarf etse bile, onun yaptığı içtihad’ın değeri ne olabilir?!.. Bir kısım fukaha:-“içtihad tecezzi kabul etmez.” (bölünüp parçalanamaz) derken, biz müçtehid’in tecezzisini nasıl kabul edebiliriz?!… Nasıl olacak da bir çok kişinin katılımından oluşan bir topluluğun tümüne birden: MUTLAK MÜÇTEHİT diyebileceğiz?!…

Şimdi psikoloji, iktisat vs.’yi bir kenara bırakalım. Bu hukukçu veya benzerini içtihad şurasına koyduğumuz zaman içtihad’ın şartları tamamlanacak mı yoksa eksilecek midir?! Onu düşünelim. İçtihad’ın şartlarından birini – diyebilirim ki- sonuncusunu gerçekleştireceğiz derken: “Mütteki, abid, sünnet’e mütemessik, adil, afif ve ma’nevi derecesi yüksek olma” şartlarına kendimiz uyabilecek miyiz ki, söz konusu hukukçuyu, iktisatçıyı, psikoloğu, sosyoloğu… uyduracağız?!… Sanırım böyle bir içtihad şurasının İslami İlimler kısmını Sayın Hayrettin Bey doldurabilseler bile, -“eğer kendileri inanıyorlarsa”- ömürleri sadece mezkur mütehassıs hukuk bilginini vahy gerçeğine inandırmaya yetmeyecektir. Her biri, kısmen de olsa, diğerinin yabancısı olduğu farklı sahaların adamı olarak, ayrı telden çalmak durumunda olan bu insanların oluşturduğu bu garip topluluğa: Bremen mızıkacıları yada Herkese Danış Ama Yine Kendi Karar Ver Meclisi demek daha doğru olmayacak mı?!..

Ayrıca söz konusu şura’da yer alan bu hukukçu nedir? İslami İlimlerle mücehhez, İslami nass’lara hakim İslam Hukukçusu’nun yanındaki bu hukukçu, içtihad…………..2ın şartlarından hangisini karşılamaktadır?!.. Şura’da İslami İlimlerde ve İslam hukukunda mütehassıs kişi bulunduğuna göre, bu ikinci hukukçu kimdir?!.. Herhalde bu zat medeni, beşeri hukuku temsil etse gerek… Halbuki, İslam İctihadı’nın şartları arasında böyle bir şarta rastlamadık. Yoksa biz İslami manada ictihadden bahs ederken; İslam Hukuku’nu Medeni Hukuk’a mı dönüştürüyoruz?!… İslam Hukuku ile İnsan Hukuku’ndan müteşekkil bir koalisyon mu kuruyoruz?!… Burada İslam Alimi karşısına modern Hukuk Alimi mi, yoksa modern hukuk uzmanının karşısına İslam Hukuku Alimi mi oturtulmaktadır?!… Yani bu iki hukuktan hangisi hangisine uyacak, yada uydurulacaktır?!… Sayın Karaman’ın: “Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku” adlı kitabının isminden bile, kimin karşısına kimin oturtulduğu, kimin kime uyacağı, şer’i ve vaz’i hukuklardan hangisinin hangisinin karşısına oturtulduğu, hangisinin hangisinin önünde diz çökmek zorunda bırakıldığı açıkça anlaşılmıyor mu?!… İslam Hukuku tabi :(uyan), modern hukuk ise metbu’:(uyulan) yapılmıyor mu bu kitabın adında da?!… Zira kitabın adı: “Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku” dur, yoksa: “İslam Hukuku Karşısında Modern Problemler” değil… Yani modern problemler esastır, İslam Hukuku da o esasa tabi ve onun prensiplerine mahkum!… Halbuki İslam, daima hakimdir. Asla mahkum olamaz. O’nun için zerre kadar mahkumiyet söz konusu olduğu ani vebali üzerine almamak için kendi rafına çekilir ve çekilmiştir. Bu durumda, kimse kendi zararlarını O’na fatura edemez ve kendi cürümlerini O’na yıkamaz ve yıkamayacaktır.

Bir de “Mutlak Müçtehitlik” sadece devrimizde değil, dört imam’dan sonra hiçbir devirde ulaşılamamış ve gerçekleştirilememiş çok yüksek bir seviyedir. Mutlak Müçtehit, hem içtihat usulünü, hem de içtihat şartlarını eksiksiz ve ekmel şekliyle şahsında gerçekleştirmeyi başarmış kimsedir. “Ben müçtehidim” diye kendini dünyaya reklam etmek şöyle dursun; insanların, şuursuz bir biçimde kendi içtihatlarına tabi olmalarından köşe bucak kaçan kimsedir. Muhtemelen isabet kaydedemediğim içtihatlarım yüzünden insanların yanılmalarına sebep olurum da, altından kalkamayacağım büyük veballer altına girerim diye; kimsenin, kendi içtihatlarına tabi olmasını istemeyen kimsedir. Seviyesi altında kalan bütün müçtehitlerin, en küçük bir baskı, çağrı yada ima bile söz konusu olmaksızın, mutlak müçtehitliğini kabul edip, kendilerini kendisine bağlı ve usulleriyle bağımlı kalmaya mecbur gördükleri kimsedir. “Ben müçtehidim.. yada şartlarını hazırlayabilirim.”Diye bar bar bağıran reklamcılar değil!..  Zamanlarının sayıları yüzleri aşan müçtehitleriyle bu güne kadar gelip geçmiş bütün müçtehit ve fakihlerin kendilerine bağlı: muayyed –müçtehitleri olmayı şeref bildikleri: İmam-ı A’zam, İmam-ı Şafi’i gibi büyük zatlar, içtihat usullerine herkesi bağlı kılmış kimselerdir… Onlara tabi olan mukayyed müçtehitler de hiçbir surette imamların koyduğu usulden dışarı çıkmamışlardır. Mesela İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Züfer dahi, müçtehitliğin ikinci derecesi olan mukayyed: (bir mutlak müçtehide bağlı) müçtehittirler. Şimdi biz kendimizi: “Fetva ehli, temyiz ehli, Tercih ehli, Tahric ehli, Mes’elede müçtehit ve nihayet içlerinde İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Züfer gibi büyük fukaha’nın da bulunduğu “mezhepte müçtehit” derecelerinin hepsini geride bırakıp da, müçtehitliğin en yüksek mertebesi olan: “MUTLAK MÜÇTEHİT” derecesine nasıl koyarız?!.. Bu mertebe en üstün Peygamber varisi’nin mertebesi değil midir?!.. Gözümüzü bu kadar yükseklere dikiyoruz ama layık ve ehil miyiz?!.. Kendimize sorulan en basit meseleyi dahi sadece fıkıh kitaplarına bakıp Müslümanlara doğru dürüst aktaramazken-ki, bunu dahi yapabilmek söz konusu meseleyle, ilgili hükümlerden, duruma en uygun olanı seçmek, yani Tercih Ehli Müçtehit payesini ihraz etmiş olmak gibi ağır bir yükümlülüğü üslenmiş olmayı gerektirir- neden boyumuzdan büyük işlere girişiyoruz?!.. Acı de olsa gerçek bu iken, neden gerçek yerimiz olan: mukallid olabilme şerefi’nden kendimizi mahrum ediyoruz?!.. Neden asırlarca ecdadımızın uyduğu hükümlere biz de uymuyoruz?!.. Neden onların gittikleri yolu izlemekten kaçınıyoruz?!.. Eğer cahil cühelaya güvenemeyiz(!) diyorsak, neden Rasülüllah sallellahü aleyhi ve Sellem’den itibaren bu güne kadar gelip geçmiş bunca Eshab-ı Güzin, Tabi’in, Tebe’ut-Tabi’in, Eimme-i Müctehidin, Müfessirin, Muhaddisin Fukaha ve Ulema’mızın ta’kip edegeldikleri ana yolu beğenmiyoruz?!.. Haddimizi aşıyor, hududumuzu taşıyor; dostlarımızı ağlatıp, düşmanlarımızı güldürüyoruz”?!

Sayın Karaman, binlerce Arapça kitap arasından özenle seçip tercime ettiği, ünvanlarından kim olduğu az çok hissedilen, Beyrut-Amerikan Üniversitesi İslam Hukuku Profesörü Suphi Mahmasani’nin bir tebliğinin arkasına sığınarak bu konuda diyor ki:

“Son zamanlarda M. Reşit Rıza, M. Abduh, Muhammed b. EL-Haseni’l- Hacvi, Mustafa El- Meraği, Ahmet M. Şakir, Seyyid Afifi, M. Cemaleddin El-Kasimi, Mevdudi gibi zevat ve matba’a tekniğinin verdiği imkanlarla içtihat ehliyetini elde etmenin daha kolay bir hale geldiğine işaret etmişler; hatta Seyyid Afifi, Fazıl b. Aşur gibi bazıları el-Ezher’de bir İÇTİHAT ENSTİTÜSÜ’nün kurulmasını tavsiye etmişlerdir.”(5) “Ayrıca bu zevat, taklid ve taassup çemberini kırmış SON ASIR MÜÇTEHİTLERİDİR.”(6)

“İçtihat Şurası!..” yetmedi..”İçtihat Enstitüsü”?!…

         Mutlak Müçtehit’ler, her biri ayrı kültürün, ayrı zihniyetin adamı; ayrı mühitlerde, değişik şartlarda yetişmiş mütehassısların birleşmesinden meydana gelecekmiş?!.. Katma protokol’mü teşkil ediyor acaba?!..

Sahabe-i Kiram, Rasülüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem’in medresesinde yetişmişler.. Tabi’i’ler Razıyellahü Anhüm, Ashab-ı Güzin Rıdvanüllahi Aleyhim’in medreselesinde… Ümmet-i Muhammed’in Mutlak Müçtehitlik’lerini ittifakla kabul ve tasdik ettikleri Dört İmam da, Eshab ve Tabi’in Rıdvanüllahi Aleyhim’in müşterek medreselerinde… Onların muhitlerinin geçer akçesi Din’dir, İman’dır, Kur’an’dır… Yaşadıkları ortamda topyekün akıllar, İlm’ü İrfan’a dönük; bütün kalpler, Din’i İslam’a aşık; tüm himmetler, Hazret-i Kur’an’a yönelik…Gayretler hep Allah ve Rasülü’nün muradı’nı aramakta; gözler hep O’nun Cemali’ne dikilmiş bulunmakta; gönüller hep Hakk’a erebilme uğrunda yarışmaktadır.Bugünkü,ne pahasına olursa olsun maddiyyat, sülfiyyat, zulümat ve şehevat uğruna değil!…Yalan yanlış bir ma’lumatla ortaya çıkmak mümkün değildir o vasatta.Hem çıkılsa bile kim dinler?!.Zira,en cahili bu günün müçtehitlik sevdalılarının bilmediği kadar Kur’an-ı Kerim bilmekte,kabul ve ikrar ettiği kadar Hadis-i Şerif ezberlemiş bulunmakta ve anlamadığı kadar Nass’ları anlamış durumdadırlar.Günümüzün şartları ise,İslam’ın şartlarını bile öğrenmeye imkan ve fırsat vermektedir.

‘’İçtihat Enstitüsü’’ymüş?!…

Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir devrinde, böyle bir enstitü kurulmamış ve görülmemiştir.Hiç bir müçtehit de Enstitülerden mezun olmamıştır.Zira,müçtehitliğin bir de Vehbi tarafı vardır.Sadece kesbi ilim bu iş için yetmez.Bizler bu gün öğrendiğimizi yarın unutuyor, tekrarla ezberlediğimizi, bir ihmalle kaybediyoruz.Aklımız ise bize her gün yanıldığımızı söyleyip duruyor.Bu durumda nasıl olurda, her gün bir önceki söylediğini yalanlayıp duran,yalanları karşısında: “yanılmışım’’ diyerek el oğuşturmaktan başka hiçbir çare bulamayan ‘’zavallı akım’’ arkasına dolu dizgin düşüp gide biliriz?!.. Akl-ı beşer her şeyi halledecek güçte idiyse;Nakl’e,Semavi Kitaplar’a ve bunca Peygamber’e ne lüzum vardı?!…

Sayın Karaman’ın: Sanfrancisko-Lübnan Müsteşarı bir Hıristiyan profesörünün sözlerini maskeleyerek:’’Taklit ve Teassup Çemberini Kırmış SON ASIR MÜÇTEHİTLERİ’’ olarak ilan ettiği,yukarıdaki isimlerin bazılarının mason olduğu 21 Ocak 1997 de Konya’da yaptığı sohbet(!) toplantısında itiraf etmiş ve aynen:-‘’Reşit Rıza mason olduğuna dair hiçbir beyanda bulunmamıştır. Üstadı Abduh ve onun üstadı Efgani ise, kendilerinin mason olduklarını kendileri söylemişlerdir. Zaten kendileri söylemeseler kim bilecek onların mason olduklarını?!.Reşit Rıza ise böyle bir şey söylemediğine göre,onun mason olduğunu kim söyleye bilir,kim ne bilir?!…’’demiştir.

Kısmen de olsa, kendilerinin dahi masonluklarını dilleriyle ikrar ettikleri bu adamlardan, Müçtehitlik  yada Mutlak Müçtehitlik şöyle dursun, nasıl Müslüman olur?!Söyleye biliriz Allah aşkına?!..Kendinizin Bir İlan, bir inkar ettiğiniz müçtehitliğiniz de mi bu kabildendir yoksa?!…

Bu üçlüyü en iyi tanıyan öğrenci arkadaşlarından biri olan Beyrut Müft isi Yusuf İbni İsmail En-Nebhani’nin haklarında:

‘’Bunlar:(Cemalüddin-i Efgani, Muhammed Abduh ve reşit Rıza), üçlüsü bir sacayağıdır. Altında fitne ateşi yanar, üstünde küfür kazanı kaynar’’

‘’(Birilerinin) himmet (iy)le Mason locasına girmişler ve bütün Mason teşkilatları, aynı (mihrakların) himmet (iy)le  (İslam Dünyası’nın) sadaret makamlarına yerleşmişlerdir’’

‘’Onların prensipleri şudur:’’Bütün dinlerin hükmü birdir, hepsi aynı değerdedir. Hüküm itibarı ile diğer dinler birbirine eşittir’’

Sonra masonluğun En –Nebhani gibi sizin de itiraf etmek zorunda kaldığınız Son Asrın Mutlak Müçtehitlerinden M. Abduh’un  İslam Dünyası’nda mason localarını kuran ve Abduh gibi nice Müslümanları mason yapan hocası Cemalüddin-i Efgani’te gönderdiği bir mektupta yazdığı şu satırlara bir bakın da, ona göre kara verin bu zevatın MUTLAK MÜÇTEHİTLİK derecelerinin ne olduğuna ve olması lazım geldiğine.. Mektubun metninden birkaç satırı aynen aktarıyorum:

’’Keşke sana ne yazacağımı bile bilseydim. Sen ki, benim kalbimdekileri kendi kalbinde olanları bildiğin gibi bilirsin. Sen bizi iki elinle şekillendirdin. Bizim madde-i asliyemize (mayemize) en mükemmel şeklini cömertçe verdin. Ve sen bizi Ahsen-i takvim üzere(en güzel surette)yarattın. Biz nefesimizi sende bildik. Seni seninle tanıdık. Ve bütün alemi seninle, senin kudretinle ve senin iradenle bildik. Hasılı, biz senden çıktık. Ve yine sana, sana geri döneceğiz… Biz senin tek tek parçalarınızız; sen ise (hâşâ ve kella) Vahid’sin, teksin’’ (7)

Demek kendisi gibi bir insana-‘’Sen Vahid’sin,teksin, eşin benzeri yoktur…Bizi en güzel surette yaratan sensin…biz senden sudur ettik, sonuçta yine sana döneceğiz!…’’diye bilen bir insanla onun etrafına çöreklenen ve arkasından sürüklenen yılanlar MUTLAK MÜÇTEHİTLİT olacak ve onların içtihatlarıyla modern dünyaya ayak uyduracağız öyle mi?..Heyhat!…

Yine aynen yayınlanmış vesikalardan metin olarak aktarıyorum:

’’DİNLER ARASI YAKINLAŞMA (Diyalog) DERNEĞİ’Nİ (ilk)    kuran kesinlikle Muhammed Abduh’tur. Bu derneğe, üç dinin aydınlarından oluşan bir gurup modernist katılmıştır. Bu miladi 1885 yılında olmuştur. Şeyh Muhammed Abduh dinlerin birbirine yakınlaşması (DİNLERT ARASI DİYALOG) meselesini şairin şu beytiyle temsil getirerek anlatır ve:

 ‘’Dinler, aramıza kesinlikle bir sürü kinler soktu.

Ve bizlere türlü çeşit düşmanlıklar bıraktı’’ (8) derdi…

Sayın Karaman’ın yukarıda MUTLAK MÜÇTEHİT olarak isimlerini tasrih ettiği kimselerin; Kızıl Haç’a, Masonluk Teşkilatı’na veya herhangi bir İslam Düşmanı kuruluşa bağlı olup olmadıklarını bir bir incelemiş değiliz ama Abduh’un, önce İskandinav mason Locası’na, sonra Fransız mason Locası’na girmiş olan hocası Efgani ile birlikte Mısır mason Locası’na; girmiş olduklarını bir çok kaynak eser vesikalarıyla kaydetmişlerdir.1878 yılında İbrahim El-Lukani, Selim Nakkaş, Abdüsselam El-Müveylihi gibi bir çok Mısırlı ve Suriyeli yazarla, meşhur Kasru’n Nil: Nil Köşkü muhafız komutanlarından Latif Selim ve Seyyid Nasır adında iki subay, İngiltere’de ve İngilizlerin güdümünde olan: En Büyük Loca’ya bağlı: Keşkebü’ş Şark: Şark Yıldızı Locası’na girmişlerdir. İngiliz Büyük Locası’na bağlı olan Şark Yıldızı locası, başlarında veliaht; Teyfik Paşa, Şerif Paşa, Süleyman Abaza, Sa’d Zağlul, bazı subaylar, Ezher uleması ve Millet Meclisi Üyeleri’nin de bulunduğu Mısır’ın özü ve özeti demek olan 300 kişiyi içine almış bulunuyordu. (9) Efğani, Abduh ve bazı öğrencileri bu mason locaları ve tanınmış idarecilerden uzak göründüler.

Talebelerinin isimlerini hiç söylemeyip sürekli olarak inkâr etmeleri, onları devletin vekilleri ve hükümetin casuslarının tuzağından korumak ve kendi yoldaşlarıyla güven içerisinde çalışmalarını yürütebilmek içindi.’’ (10)

Mısırda ve civar Arap ülkelerinde üyelerinin birçoğu Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan onlarca mason locası çeşitli isimler altında türlü cem’iyyetler kurdukları; yazarlarının birçoğu Yahudi ve Hıristiyan azınlıklardan oluşan birçok gazete ve dergiler çıkardıkları, adları ve fa’aliyetleriyle kaynak eserlerde yayınlanmış bulunmaktadır. (11)

Bu kurulular hep gizli kuruluşlar olduğuna ve işlerini hep gizlilik içerisinde yürüttüklerine göre, yukarıda sitayişle taklid ve taassup çemberimi kırmış SON ASRIN MÜÇTEHİTLERİ olarak sıralanan isimler, tescillileri cümlesinden mason olabilecekleri gibi, ismini değiştirmiş Yahudi ve Hıristiyan, dönme, besleme, bunların birkaçı, hepsi veya hepsine rahmet okutacak bir münafık, yada hain dahi olabilirler. Ve Bunlar, her şeylerini kamufle etiklerine göre, kendi mahiyetlerini ve yandaşlarının isimlerini de gizlemeleri son derece tabi’idir.

 

Dipnotlar

(1.) Sözü edilen toplantının Oku Mecmuası damgası taşıyan davetiyesinde şunlar yazılmıştır:22.01.1997 Cumartesi günü saat 19.30 ‘da derneğimiz davetlisi Sayın Hayrettin KARAMAN tarafından ‘’Türkiye’de Din Eğitiminin Metod ve Kaynakları’’ konulu bir konferans verecektir. Derneğimiz 21.01.1977 Cuma akşamı saat19.30’da İlimiz Müftülük Konferans Salonu’nda, meslektaşlarımız ve öğrencilerimizle Sayın Hayrettin Karaman’ın da iştirak edeceği sohbet toplantısı tertib edilmiştir. İmam-Hatip Okulları Mezunları Derneği Başkanı imza

(2.) H.Karaman’ın bu ifadeleri 12.02.1977 tarihinde Türkiye de Yarın Gazetesin de A.Gürtaş imzalı Mezhepsizlik Yaygarası başlıklı yazıda yer almıştır.

(3.) Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,2343

(4.) Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,179

(5.) Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,180

(6.) Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,200

(7.) Dr. Süleyman Beyyumi: et-Teyyaretü’s-siyasiyye ve’l-İctimaiyye Beyne’l- müctehidin ve’l-Muhafizin:41, 42

(8.) Abdü’l- Ati Muhammed Ahmed, el-Fikru’s_Siyasi’l-İslami li’l-İmam Muhammed Abduh:32 Muhammed Muhammed Huseyn, el-İslamu ve’l Hazarati’l Garbiyye:69M.Reşit Rıza, Tarihu’l-Üstaz1/93. Dr.Süleyman Beyyumi, et-Teyyeratü’s-Siyasiyye:58,59

(9.) Dr.Abdurrahim Mustafa, Mısru ve’l-Mes’eletü’l-mısriyye:85,86, Fethi Yeken, Harakat ve Mezahib Fi Mizan’il-İslam:56,57, Dr.Beyyumi, et-Teyyaratü’s-siyasiyye:57,58.Dr.Ali Abdülhalim Mahmud, El-İmam Muhammed Abduh:142,143.Muhammed Mahzumi, Hatıratü Cemalüddin:41,42,43

(10.)  Abbas El-Akkad, Abkariyyü’l-Islah ve’t-Ta’limö:136 ve devamı. Ahmet Emin Zü’amaü’l-ıslah 72

(11.)  İlgili kaynaklarıyla birlikte, Dr.Beyyumi, et-Teyyaratü’s-siyasiyye:56,64