Mezhepsizlik ve İctihad 2

“Şii âlimler ile İbn Teymiye, “İ’lamü’l-Muvakkı’in” isimli kitabında İbnü’l-kayyim el Cezviyye:(İbnü Teymiye’nin talebesi ve onun te’sirinde…) gibi önceki bazı Sünni âlimler, içtihat kapısının kapatılmasını kabul etmemekle isabet eylemişlerdir. Son asırlarda bunlara, Muhammed B. Abdülvehhab (Vahhabiliğin kurucusu), Cemalüddin el-Efgani, Muhammed Abduh gibi müceddid âlimlerde katılmışlardır. Bütün bu fakihler ile onlara katılanlar ve bilhassa “el-Kavlü’l-Müfid Fi Edilleti’l-İçtihad ve’t-Taklid” isimli risalesinde İmam Şevkani: (Alevilerin bir kolu olan Zeydiyye mezhebine müntesip) Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyastan aldıkları şer’i ve apaçık deliller ile içtihat kapısının sadece açık ve serbest olduğunu isbat ile iktifa etmemiş, müçtehidin vasıflarını taşıyan herkese bunun dini bir vecibe olduğunu da isbat eylemişlerdir.” (12)

Burada dikkatimi çeken nokta Şii âlimlerle Sünni âlimlerin aynı kefeye konmuş olmasıdır. Ayrıca Sünni âlim olarak İbn-i Teymiyye ve onun talebesi İbnü’l-Kayyim El-Cezviyye’nin tasrih edilmiş olması; ictihad taraftarı olarak kaydedilen âlim (!) isimleri de oldukça enteresandır.

Sayın Hayreddin Karaman yapmış olduğumuz bu naklin tam noktaladığımız yerine bir dipnot işareti koymuş ve aynı sayfanın altında şunları kaydederek aynı yolun yolcusu olduğunu kendi diliyle şöyle ifade etmiştir:

“Başlangıçtan dördüncü asıra kadar İslam Hukukunda İctihad isimli tezimizde bu mevzu ile alakalı kaynaklar taranmış ve münakaşalar yeniden ele alınarak aynı neticeye varılmıştır.” (13)

Görüldüğü gibi Sayın Karaman burada, Beyrut Amerikan Üniversitesi ve Beyrut Fransız Hukuk Fakültesi Profesörü Sayın Mahmasani ile aynı fikirde olduğunu açıkça ilan etmektedir. Onun Mahmasani’den naklen aynı konuya devamla ictihad kapısının kapanması aleyhinde şu fikirleri kaydettiğini görüyoruz. Diyorlar ki:

“İctihad kapısını kapatmanın manası:

  1. a) Dinin nasslarına ve bunların mefhumlarına muhalefet etmektir.
  2. b) Müslümanları, devamlı olarak bir noktada saplanıp kalmaya (mezhep saplantısına),
  3. c) Yeniden doğmak (Rönesans) ve ilerlemek (modernizm) çığrından (din devriminden) uzaklaştırmaya,
  4. d) Geçmiş fukahanın kendi zamanlarındaki durum çizgisinde kalmaya (mezheplilik ve mezhepleri taklidde ısrara)
  5. e) Onların kendileri ve diğer Müslümanlar için hem kendi zamanlarında hem de kendilerinden sonra kıyamet gününe kadar gelecek bütün zamanlar, nesiller ve asırlarda tatbiki gereken formüllerine tabi olmaya… Mahkûm eylemekten ibarettir. (14)

Herhalde bu cümlelerin manalarını anlamak için âlim olmaya lüzum yoktur. İsterseniz bu cümlelerin altında yatan manaları bir de birlikte gözden geçirelim:

1)“İctihad kapısını kapatmak demek, dinin nasslarına: (Kur’an ve Hadis’e) muhalefet etmek, ayet ve hadislerin hükümlerine zıt bir yol takip etmek” demekmiş. Söz konusu hükümler ayet ve hadislerden Allah ve Rasülü’nün muradına uygun olarak çıkarılmış hükümlerden ibaret olduğuna göre, bu hükümler uyarınca hareket etmek ayet ve hadislere nasıl zıt olurmuş!.. “İctihad kapısını kapalı tutmak dinin nasslarına muhalefet etmektir”de, bugüne kadar gelip geçmiş İslam nesilleri hep dinin nasslarına muhalif mi davranmışlar?!… Onbir asırdır gelip geçmiş fakıh, müctehid, mukallid ve mezhepli ecdadın hepsi kendilerini Müslüman zannetmişler, fakat aslında gayri Müslim olarak mı gitmişlerdir?!… İslam’a muhalefet onlarda mıdır, yoksa illa ictihad kapısını açacağız diye direten Muhammed B. Abdülvehhab, C. Efğani, M. Abduh, Reşid Rıza ve çağdaş yoldaşları mı?!… Bu yeni yeni zoraki müctehidler, ayet ve hadisler demek olan dini nasslardan: imam ve fakihlerimizin çıkarmış oldukları hükümlere zıt, tamamen başka ve apayrı hükümler çıkarmak niyetinde değiller de, ne diye ictihad kapısına bu kadar yükleniyorlar?!…

2) “İctihad kapısını kapatmak demek, Müslümanları devamlı olarak bir noktada saplanıp kalmaya mahkûm eylemekten ibarettir” deniliyor. Devamlı olarak Müslümanların saplanıp kaldıkları bu “nokta” nedir. Şurası muhakkaktır ki, mevzu-u bahs edilen saplantı noktası mezhepsizlerin dillerinden hiç düşürmedikleri: “mezhep saplantısı, kör taklitçilik ve mezheplilik”tir. Yani mezheplilik, bu güne kadar ictihad kapısının kapalı olması sayesinde tutunabilmiş, eğer ictihad kapısı açık olsaymış, kör taassub ve mezhep taklidi çoktan yok olacakmış. Artık hak mezheplerin ve mezhepsizliğin yok olmasıyla Müslümanların ne kazanıp ne kaybedeceklerini şimdilik okuyucularımızın iz’anlarına terk edelim. Dört hak mezhep tümüyle, şer’i nasslardan çıkarılmış bulunan bütün ahkam ile, tenkıh’ten ve tercih’ten geçmiştir. Her asrın müctehidleri dört hak mezhebi baştan sona birer birer incelemişler, gerek ferden ve gerekse müctehid cemaatleri halinde dört hak mezhebin hükümlerine tasdik mührünü basa gelmişlerdir. Sayıları yüz binleri, belki de milyonları bulan ve hiçbirimizin en alt seviyede olanının dahi eline su dökemeyeceğimiz bu büyük alimleri tümüyle bir tarafa atmak demek, ya Müslüman toplulukları tamamen muallakta ve başıboş bırakmak, yada onları yeni müctehid adaylarının eline teslim etmek demektir. Bu iki ihtimalin hangisini beğenirseniz onu alınız. Birincisi çobansız sürüler… İkincisi ise, en iyimser değerlendirme ile ehliyetsiz ve samimiyetsiz çobanlar eline kuzu sürülerini terk etmek; okyanusların amansız dalgaları arasında, kaptanlıktan bihaber ve kendilerini kaptan zanneden kişilerin eline İslam gemisi’ni emanet etmek demektir. Bu korkunç davranışın vebali herhalde geminin yada sürünün değil, o gemiyi naehil ve belki de ma’hud karanlık hedeflerin me’muru kara korsan’lara ve tecrübesiz körpe sürüleri kurtlar’a çakallar’a terk edenlerin, nemelazımcıların ve işin iç yüzünü bildiği halde bunu bir Kur’an Kursu adaveti şeklinde göstererek Müslümanları birbirine düşürmekten medet bekleyenlerin olacaktır.

3) Üçüncü madde olarak ileri sürülen fikirleri de şudur: “İctihad kapısını kapatmanın manası: Müslümanları yeniden doğmak ve ilerlemek çığrından uzaklaştırmaya mahkûm eylemekten ibarettir.”

Bu sözün manası nedir? Yeniden doğmak ta’biri neyi ifade eder? Bir şeyin yeniden doğmasını istemek, o şeyin ya işe yaramaz hale geldiğini, ya da tamamen ölmüş olduğunu ifade etmez mi? Bunun manası da: “İslam tamamen ölmüştür veya ihtiyarladığı için işe yaramaz hale gelmiştir. İctihad kapısından girerek onu yeniden diriltmek lazımdır. Hristiyanlığın Rönesans’ı: (Yeniden doğma) İslamda da yapılmalıdır.” Demek değil midir? Her şeyi tahrif edilmiş Hıristiyanlığın bir Rönesans: (yeniden doğmay)’a muhtaç olmuş olması, tek harfi bile değişmemiş İslam’ın aynı Rönesans veya Reform’a: (yeniden şekillendirmeye) muhtaç olmasını gerektirir mi? Dini hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan bir Müslüman’a dahi sorsak acaba: “Biz ölmüşüz, dinimizin gereklerini olduğu gibi öğrenerek kendimizin veya yularlarımızı ellerine teslim ettiklerimizin kulu değil, Allah’ın kulu yapmalıyız.” Sözüne mi itibar edecektir?!… İslam’ı hiçbir sebeb yokken, Hıristiyanlığın sakat yollarına sokmak, kendi eksikliğimizi İslam’a yükleyerek, İslam’ı Hıristiyanlığın geçmiş olduğu çıkmaz yollardan geçirmek, suçlunun cezasını suçsuza çektirmeye kalkmak demek değil midir? Netice itibariyle hiçbir kelimesini hiçbir kimsenin değiştirmediği ve değiştiremeyeceği Kur’an-ı Kerim’i, her kelimesini, her cümlesini her devirde herkesin defalarca değiştire değiştire tanınmaz hale getirdiği ve içerisinde Allah kelamından eser kalmamış Tevrat ve İncil haline getirmek demek değil midir? Zaten Kur’an-ı Kerim, kendisinden önce inzal edilmiş olan Tevrat ve İncil’in bu sakim yolla Allah’ın Kelamı olmaktan tamamen çıkarılmış olduğu için inzal buyrulmamış mıdır?!.. Bu yol Müslümanları, İslam zannedecekleri, fakat İslam’la hiçbir alakası olmayan “Yeni Bir Din”e götürmez mi? Acaba Müslümanlar İslam’la ilgisi olmayan yeni bir dini mi, yoksa cemiyet olarak diz boyu sakatlıklara rağmen, hiç değilse fert olarak kalabildiği kadar Müslüman kalmayı mı tercih ederler? Sonra yeni din(!)le ebedi hayatın kat’i bir iflasa sürüklenmesi mi ilerlemek olacak, yoksa fert olarak mehma imkan tam safiyetiyle Müslüman kalmak mı?… Hangisi cennet, hangisi cehennemle neticelenecek bu iki yolun?!…

4) “İctihad kapısını kapatmanın bir manası da Müslümanları, geçmiş fukahanın kendi zamanlarındaki durum çizgisinde kalmaya mahkum eylemek miş!…” Bir de: ”Geçmiş fukahanın kendileri ve diğer Müslümanlar için hem kendi zamanlarında hem de kendilerinden sonra kıyamet gününe kadar gelecek bütün zamanlar, nesiller ve asırlarda tatbiki gereken formüllerine tabi olmaya mahkum eylemekten ibaretmiş!…”

Görülüyor ki önderleri olan Vehhabiler’in yeni bir vehhabi namzedine: “Sen şimdiye kadar müşriktin, Allah’a değil, imamlara tapıyordun, önce bir kelime-i tevhid getir. Zira sen şu ana kadar dinsizdin. Ana ve babanda dinsiz olarak öldüler. Dört mezhep büyüklerinin de dinsiz olduklarına şehadet et.” demeleri; bu yeni namzedin bu hezeyanları kabul etmesi halinde onu aralarına almaları, kabul ve ikrar etmemesi halinde de öldürmeleri, işin vahametini ve ilk bakışta yaldızlı gibi görünebilen bu gibi sözlerin altında nelerin yatmakta olduğunu göstermektedir. (15)

Fikir ancak sahip çıkanı varsa fikirdir. İlim ancak benimseyeni varsa ilimdir. Din de ancan inanan bilen ve kendine mal edeni varsa, uğrunda ölümü göze alabileni varsa dindir. Yoksa bütün bunlar kitaplarda mahsur, satırlarda mastür kalmaya ve nihayet yok olup gitmeye mahkûmdur. Bir yerde İslam’ın yok olması, her yerde yok olması demek değildir. Bakarsın bir yerden silinirken Sahibi O’nu diğer yerde yüceltir.

Sayın Hayreddin Karaman, sanki fıkhımızda böyle bir şey varmış gibi; Prof. Mahmasani’nin kalemiyle teşhis ettiği ayet ve hadislere muhalif hüküm çıkarma, mezheplere bağlı kalma, Rönesans ve Reforma karşı çıkma, mezhepli fukahanın yolundan ayrılmama ve ictihad kapısını kapama… Müzmin hastalıklarının reçetesine de aşağıdaki ilaçları yazmaktadır:

“Şüphesiz ki bu derdin devası da evvelkilerin kapadıklarını veya kapatmak istediklerini yıkmak, dini-hukuki ictihad’ın şartlarını taşıyan herkes için ictihad kapısının iki kanadını ardına kadar açmaktır. Hatanın hatası kör taklid: (kast edilen dört hak mezhebin taklididir.) ve fikrin hacir altına alınmasıdır.” Doğru olan da ictihad ve tefekkürü serbest bırakmak ve onu gerek ilmin mahsullerini verme imkânına kavuşturmaktır.” (16)

Görülüyor ki hep ictihad kapısı zorlanmaktadır. Talip çok ama hiç kimsenin kalkıp da bu kapıyı açmaya salahiyetli ve layık olan kimdir? Dediği yok. Yetkili olmayan eller bu mukaddes kapıyı açıp, İslam’ın kalbine çöreklenecekler de ne olacak acaba?

Bu zoraki müçtehitlere göre Sevad-ı Azam’ın ictihadları korkunç dertmiş, müzmin hastalıkmış, eskilerin ördüğü aşılmaz bir duvarmış, yıkılmalıymış, kapıları ardına kadar açılmalıymış?!… Mezheplilik: hatanın hatası KÖR TAKLİD’miş, fikrin hacir altına alınması ve düşüncenin kelepçelenmesiymiş?!…

Peki ictihad aşılmaz bir duvarmış da siz mezhepsizler bu duvarı nasıl aşabiliyorsunuz?!… Sıradan Müslümanların bile gülünç bulduğu bunca delilsiz, dayanaksız ictihadlarınızı piyasaya pervasızca nasıl sürebiliyorsunuz?!… Mezheplilik hatanın hatası KÖR TAKLİD, fikrin hacir altına alınması ve düşüncenin dondurulmasıdır da Hak Mezhepleri (Hanefi, Şafi’i, Maliki ve Hanbeli) birleştirmek (TELFİK) adı altında gerçek İslam’ı nasıl tahrife kalkışabiliyorsunuz?!… Sapık mezhepleri (Gulat, Şi’a, Zeydiyye, Dürziyye vs.) sözüm ona İSLAM BİRLİĞİ adı altında Hak Mezheplerle güya birleştirme yalanıyla yeryüzünün tek gerçek dini İSLAM’I tamamen imhaya nasıl cür’et edebiliyorsunuz?!… Bunlar, mevcut ictihadlarıyla tüm İslam’ı toptan kürüyüp atmak değildir de nedir?!…

İslam Dini çerçevesi içerisinde kurmaya çalıştığınız bunca tuzaklar yetmedi mi ki, İslam’ı İslam dışı dinlerle harman etmeye, hak ile batılı çorba etmeye, nur ile kiri katıp karıştırmaya kalkışarak kendinize kargaları bile güldürmüyor musunuz? Tek hak din İslam ile,bozuk(muharref) din Hıristiyanlık ve Yahudiliği (DİNLER ARASI DİYALOG, İBRAHİMİ DİNLER ve SEMAVİ DİNLER BİRLİĞİ…) adları altında gerçek İslam’ı Hıristiyanlaştırmaya kur’an-ı İncilleştirmeye nasıl cesaret edebiliyorsunuz?!… Kur’anı Kerim’de geçen her ”KİTAB” kelimesini Tevrat ve İncil anlamına geldiğini ileri sürerek yeryüzünün biricik gerçek Allah Kelamı KUR’ANI KERİM’İ yok etmeye nasıl cüret edebiliyorsunuz? Böylece kitaplı kitapsız bütün kafir, müşrik, mürted ve münafıkları cennete nasıl doldurabiliyorsunuz?!… Yoksa cennetin anahtarı sizin tekelinizde midir?!…

İslam’ı kendi içerisinde fitne fesada boğarak yok etme denemeleri yetmedi; muharref Hıristiyanlık ve Yahudilikle katıp karıştırarak yok etme projesi de yetmedi. Bu kez de akıllara şenlik şu imha planını gündeme getirdiler: Yeryüzünde din adıyla ortaya çıkmış (Şamanizm, Hinduizm, Budizm vs) bütün dinsizlik, putperestlik ve sapıklıkları-bunların asılları da aslında mutlaka bir Semavi dine, bir vahye dayanır-yaftasıyla (Global Din, Kütlesel Din, Küresel Din) adları altında İslam’la harman ederek yeryüzündeki tek hak Dini Mübin olan İslam’ı sapıklıklar gayyasında boğmayı denemektedirler.

Bütün bunlar aklı başında bir insanın düşünebileceği şeyler midir?

Sayın Dr. M. Said Ramazan’ın MEZHEPSİZLİK adlı kitabını tercüme edip neşretmem üzerine;

1)    Dolaylı yoldan kitabımı mahkemeye verdiler.

2)     Toplatma kararı aldırdılar ve toplattılar.

3)     Mezkûr kitap ve şahsım hakkında bütün yandaşlarıyla korkunç bir iftira ve karalama kampanyası açtılar. Kitaplar, makaleler yayınladılar. Konferanslar ve toplantılar düzenlediler.

Bu haksız kampanyaya karşı çıkanlarımız olmadı mı? Evet oldu. Bu menfi cereyan bu arada duraklamadı mı? Evet, on sene kadar durakladı. Ama bu arada bu cereyana destek verenlerin füze gibi mevkiden mevkiye yükseldiği görülünce adamlar bol miktarda işbirlikçi ve yandaş bulma imkânı elde ettiler. Şahsen akşam sabah evimi açtığım, gece gündüz yaz kış demeden yıllarca göz nuru dökerek ders okuttuğum kimi arkadaş ve yakın akrabamın aleyhimde kaynatılan bu iftira kazanına odun taşımaları sayesinde mevkiden mevkiye yükseldiklerini gördük ve görmekteyiz.

Evet, onlar bana deli demekle kendilerinin akıllı olduğunu ima ediyorlar. Bol bol ictihad yapıyorlar. İctihad şuraları öneriyorlar, pervasızca delilsiz ve mesnetsiz fetvalar veriyorlar. Fakat Muhbir’i Sadık Rasülullah S.A. açıkça asıl delinin, (dinin alay, dini olan her şeyin irtica olarak değerlendirildiği; İslam’ın sabitelerinin- kısmen de olsa- tam tersine uygulanıp, kesin emir ve hükümlerinin yasaklandığı bir ortamda, değil içtihat yapmaya yeltenen;) sa’adet asrı ortamında bile her karşılaştığı soruya cevap vermeye kalkışan kimsenin gerçek deli olduğunu açık yeminle pekiştirerek şöyle haber vermektedir:‘‘Allah’a yemin olsun ki, insanların sordukları her mes’ele hakkında fetva veren kesinlikle delidir.” (17) Gerçi onlar:”Kul Muhammed’in sözleri bizi bağlamaz, biz ancak Rasül Muhammed’in sözleri’ni kabul ederiz. Akla uymayan hadisler hep uydurmadır. Hadislerin sağlamlığının ölçüsü akıl ve mantıktır” diyerek, İslam’ı tümüyle felsefeye dönüştürüp, bir yandan işine gelen hadisi, uydurma da olsa, delil olarak kullanırken, öbür taraftan işine gelmeyenleri tüm ümmetin ittifakla kabul ettiği Kütüb-ü Sitte, hatta Kur’an’dan sonra İslam’ın ikinci kitabı Buhari hadisi bile olsa reddediyorlarsa da, biz bunun gerçeği yansıtmadığına inanıyoruz. Zira Abdullah İbni Ömer diyor ki:-“Ben Rasülüllah S.A.den duyduğum her şeyi yazıyor, bunları muhafaza edip ezberlemek istiyordum. Kureyşliler bana:-“Sen Rasülüllah’tan duyduğun her şeyi yazıyorsun. Oysa Rasülüllah bir beşerdir, öfkeye kapılarak konuşur; sevince kapılarak konuşur;(ola ki, duygularına kapılarak ağzından dinle ilgisi olmayan ya da yanlış birşey kaçırır. Her şeyi yazıp durma)dediler. Ben de (bir süre) yazmaktan vazgeçtim ve Kureyşlilerin dediklerini Rasülüllah S.A.e söyledim. Rasülüllah ağzını göstererek:-“Sen yaz!…(onların lafına bakma) Nefsim yed’i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, (ağzını işaret ederek) Bundan asla Hakk’tan başka hiçbir şey çıkmaz” buyurdu. (18)

Görülüyor ki, Rasülüllah kul olarak da Rasül olarak da hep hakkı söylemekte, O’nun fem-i mübarek’lerinden hak ve hakikatten başka hiçbir şey sadır olmamaktadır. Üstelik Rasülüllah bu gerçeğin kesinliğini yeminle pekiştirerek bizlere aktarmakta ve bu hadis, Kütübü Sitte! de yer almaktadır.

Rasülüllah S.A. esas yıkımın bu delilerden geldiğini de şu hadis-i şerifleriyle ifade buyurmaktadır:”Ümmetimin başına gelecek korkunç şeyler içerisinde en çok korktuğum, (onları doğru yoldan) saptıran önder (âlim)lerdir.” (19) benzer bir hadisinde de:”Elbette ki ben sizin için Deccal’den daha çok deccal olmayanlardan korkarım!…buyurdu. (Kendisine) onlar kimlerdir? (Ya Rasülellah) diye soruldu, (cevaben insanları Hakk Yol’dan) saptıran önder (önder)lerdir dedi.” (20) Tabi’i müfessirlerimizin önde gelenlerinden Mücahid bin cebr’den nakledilen bir haberde de İmam Mücahid’in ta o zaman:”Âlimler (çekip) gitti. (Şimdi ortada) (toy) öğrencilerden başka kimse kalmadı. Sizin aranızdaki müçtehitler, sizden öncekilere nazaran (sokakta oynayan) çocuklar kadar bile olamaz” dediği rivayet edilmiştir. (21)

Bundan en az 1327 sene önce, daha hicretin birinci asrında, Ashab-ı Kiram’ın yetiştirdiği öz evlatlarının içerisinden sivrilmiş, zamanının en önde gelen âlimleri içerisinde yer aldığında hiç kuşku bulunmayan büyük müfessir Mücahit bin Cebr, (v:95/713) tabi’iler devrinde yetişen müçtehit âlimlerin dahi, Rasulüllah S.A.in medresesinde yetişen müçtehitlerin çömezi bile olamadıklarından; onların müçtehitlerinin sahabeler arasında yetişen müçtehitler yanında, ancak sokakta oynaşan çocuklar değerinde olduğundan; içtihatlarının da öncekilerin içtihatları yanında çocuk oyuncağı gibi kaldığından yakınmaktadır. İsminden de açıkça anlaşılacağı gibi, ahkam ağırlıklı tefsirlerin şahı sayılan meşhur El-Cami’Li Ahkami’l-Kur’an tefsirini yazan İmam Ebu Abdillah Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi’nin (v:671/1272)-Ne garip tesadüftür ki, bu büyük âlimimizin vefatı, hicretle günümüz arasında geçen sürenin tam ortasında yer alan H.671 yılına rastlamaktadır.-Muhammed Ümmeti’nin bundan en az 671 sene önceki durumundan dert yanarak aşağıdaki Ayet’i Kerime’yi tefsir ederken söyledikleri dikkate alınırsa; Rasulüllah S.A.in, dünya sevgisi, mevki, makam, unvan, mal, menal ve şöhret-ü şan düşkünlüğü yüzünden, sadece kendileri sapıtmakla kalmayıp aynı zamanda etraflarındaki insanları da saptıran mürai önderlerin, alim geçinerek herkesi Hak-Yol’dan çıkarıp, akla hayale gelmedik bir takım sapıklıklara sürükleyen sahte alimlerin seviyelerinin her geçen gün biraz daha düştüğünü; her gelenin gidene, her yeni günün düne rahmet okuttuğunu ve dahası, Efendimiz’in nasıl asırların ötesini görerek konuştuğunu daha doğrusu O’nun her sözünün: “Allah katından iletilmiş bir VAHY’den başka bir şey olmadığını” (22) daha iyi anlayacaktır: İmam Kurtubi, söz konusu ayeti (23) şu enteresan cümlelerle tefsir etmektedir: “Dünya hayatını ahirete tercih edenler, dünyayı ve güzelliklerini ahiretten üstün tutan, ahiret ni’metlerini feda edip, karşılığında dünya ni’metleri içerisinde kalarak, akıllarınca sefa sürmeyi yeğleyen, Allah’ın, bütün peygamberleri getirdiği biricik dini demek olan Allah Yolu’ndan insanları alıkoyanlar-ki, İbnü Abbas ve diğer müfessirler: böyleleri bu ayetin kapsamı içerisine girer demişler… Rasulüllah S.A.de bunlar hakkında: “Benim ümmetim için en korktuğum şey, (önlerine düşüp de, onları hak yoldan) saptıran önderlerdir.” (24) buyurmuştur. “Böyleleri bu zamanda ne kadar da çok!… Allah yardımcınız olsun” demiştir. Kimi müfessirler de ayet’i kerimenin: “dünyanın ve dünyalığın normal yoldan elde edilmesi için takip edilmesi gereken helal ve doğru yollardan değil de, haram ve yanlış yollardan; Allah’ın emirlerine itaat ederek değil de, isyan ederek elde etmeye kalkışanlar.” şeklinde tefsir etmişlerdir. Çünkü Allah’ın nimetleri O’na isyan ederek değil, itaat ederek elde edilir. Kendi arzularına uygun sonuçlar elde etmek için bıkmadan usanmadan türlü kaypaklıklar ve akıl almaz yalpalar yaparak dünya hayatını ve saltanatını arar ve helal haram demeden dünyalık peşinde koşturur dururlar.” (25)

İslam’ın birinci asrının sonunda, çok büyük bir tabi’i âlimimiz kendi zamanlarının müçtehitlerini bile beğenmediğine; aradan yedi asır geçtikten sonra ahkam ayetlerinin tefsirinde bayraklaşmış bir büyük tefsir âlimimiz, kendi zamanında değil müçtehit; dünyacı, eyyamcı, reklamcı, riyakar ve kaypak âlimlerin çokluğundan dert yandığına; daha da önemlisi, Muhbir-i Sadık Sallellahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz de:”Dinin afeti (felaketi) üçtür: Sapık Âlim, zalim idareci ve cahil müçtehid’dir.” (26) ve “Karşılaşacağınız hiçbir zaman yoktur ki, arkasındaki (gelecek günler) ondan daha şer(li, daha beter) olmasın.” (27) buyurduğuna göre… aradan yedi asır daha geçtikten sonra, içerisinde bulunduğumuz şartları da hesaba katarak, günümüzün müçtehitlerinin, müçtehit mi yoksa müftesit mi olduklarına karar vermenin tam zamanıdır diye düşünüyorum. Beterinde beteri var… Öyleyse, öncekileri beğenmediğimize ve Dört Mezheb’in dar (!) sınırları içerisine sığamadığımıza göre sakın biz, Sallellahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in ifade buyurdukları: “Bu ümmet, sonrası ve öncesine (yani, sonra gelenleri önce gelip geçmiş olanlarına) la’net okumadıkça (çekip, yok olup) gitmez.” (28) hadis-i şerifinde ifade buyurduğu son ümmet yada sona kalmış ümmet olmayalım?!…

Yazıktır, yazık!… Allah’tan korkmak lazım. Yalancı dünyaya ve aldatıcı zevklerine bu kadar düşkün olmamak gerek… Ebedi sa’adet ve kalıcı mutluluk, gelip geçici zevklere değişilmemeli… Yazık!… Sallellahü Aleyhi ve Sellem:”Ulema üs-Süu, Şiraru’l-ulema ve Şiraru’l-ümmet” adını verdiği, ilimlerini kötüye kullanan bu insanlara:”Vay benim ümmetimin kötü alimlerin elinden çektiklerine!… Onlar, ilmi ticaret (meta’ı) edinirler ve (dini ilimleri alet ederek onlarla) ticaret yapmaya (ilim karşılığı kazanç elde etmeye) çalışırlar!… Allah onların ticaretlerine kazanç vermesin!…(ticaretlerinin hayrını görmesinler, inşa’allah!…)” (29) diye boşuna beddua etmemiştir; bütün insanları kapsayan geniş bir ifadeyle: “İnsanların en kötüleri, insanlar arasında (bulunan) kötü alimlerdir.” (30) diye boşuna insanlığın en kötüsünün şerli alimler olduğunu belirtmemiştir; ve ifadeyi daha da özelleştirip sadece kendi ümmeti ile sınırlandırarak: “Ümmetimin en kötüleri, insanlar arasında (bulunan) kötü alimlerdir.”(31), “Kötülerin en kötüsü alimlerin kötü(şerli)leridir.” (32) buyurarak ümmetine zararı en büyük olanların kötü alimler olacağını boşuna haber vermemiştir. Zira onların hak ettikleri cezanın karşılığı olarak cehennemde hazırlanmış olan vadiler, vadiler içerisinde onların layık oldukları azabı karşılamak üzere kazılmış kuyular ve bu kuyuların içerisinde onları bekleyen yılan ve çıyanların şerrinden bütün bölümleriyle cehennemler bile her gün onlarca, yüzlerce defa te’avvüz eder, Allah’a sığınırlar. Onların zu’mettikleri gibi bütün bunlar uydurma ve yalancı tasvirler bile olsa, karşılarında insanın korkmamasına, ürpermemesine ve tüylerinin diken diken olmamasına imkân ihtimal yoktur.

Göstermelik de olsa, bu hadislerden hiç değilse bir iki tanesini verelim: “Nebi S.A. buyurmuştur ki, muhakkaktır ki, cehennemde bir vadi vardır. Cehennem (dahi) her gün yedi, yâda yüz defa o vadinin şerrinden Allah’a sığınır. Muhakkak ki bu vadide bir kuyu vardır. Muhakkak ki, cehennem ve bu vadi bu kuyunun şerrinden (aynı şekilde) Allah’a sığınırlar. Muhakkak ki bu kuyuda bir yılan vardır. Muhakkak ki, hem cehennem, hem vadi, hem de kuyu, her gün yedi veya yüz defa bu yılanın şerrinden Allah’a sığınırlar. Allah bütün bu (korkunç) şeyleri Allah’a isyan eden Hamele-i Kur’an: Kur’an taşıyıcısı: (Kur’an’ı okuyup anladığı, İslami bilgilere sahip olduğu halde dinine ihanet ve Rabbına isyan durumunda olan din âlimleri) için hazırlanmıştır.” (33) “Kıyamet günü âlim getirilir, cehenneme atılır. İç organları ve bağırsakları (yere) dökülür, değirmen çeviren merkebin değirmeni döndürdüğü gibi iç organlarını ve bağırsaklarını döndürür, (onun bu acıklı durumu) cehennem halkına seyrettirilir ve ona cehennem halkı bu çektiğin nedir? diye sorarlar. Âlim: Ben iyiliği emrederdim, kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, kendim yapardım.” (34) der.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, belki onlar bu hadislerin uydurma ve yalan olduğunu söyleyeceklerdir. –ki biz doğru olduğundan eminiz – farz edelim ki onların dediği doğrudur, bu durumda bizim kaybımız ne olabilir? Ama haydi bir de bizim dediğimiz çıkarsa, o zaman bizim kaybımız ne, onların kazancı ne olur?!…karar okuyucunundur.

Sizler, “biz ayet ve sağlam hadisten başka delil tanımayız” diyorsunuz. Hadisin sıhhatini de zavallı aklın aczine emanet ediyorsunuz. (35) Haydi Hadis-i Şerifleri de bir yana bırakalım, sadece Ayet-i Kerimeyi ele alalım. Cenabu Hakk Kur’an-ı Kerim’inde: “İnnema yahşa’llahe min ibadihi’l ulemau” (36) buyuruyor. Bu Ayet-i Kerime’de iç içe iki kasır var. Kasır: “Belli bir yolla bir şeyin bir şeye hakiki yâda nisbi olarak tahsis edilmesidir.” Bunlar, nass’larda lafızların manaya delaletlerini belirlerken çok büyük rol oynarlar. Fatiha-i Şerife’deki, mef’ulün fiil ve failinden önce getirilmesi suretiyle yapılan “iyyake na’büdü: Ancak sana taparız” (37) ayetindeki kasır, Allah’a tapmanın farz, Allah’tan başkasına tapmanın ise haram olduğu hükmünü getirir… Bu Ayet-i Kerime’de de, bir:”innema” ile hakiki manada “Allah korkusu âlimlere”; bir de, mef’ulün Failinden önde gelmesiyle “âlimler Allah korkusuna” tahsis edilmiştir. Bu da birinci kasırda mutlak ve gerçek anlamda: “Allah korkusu âlimlere mahsustur. Kısacası: Allah’tan gerçekten ancak âlimler korkar.”; ikinci kasırda da: “âlimler ancak Allah’tan korkar, Allah’tan başka kimseden korkmazlar” demektir.

Pek tabiidir ki, Allah’tan hakkıyla korkmak için de O’nu gücü, kudreti, azameti, intikamının şiddeti, ceberutunun dehşeti… Vb. bütün sıfatlarıyla, Kelamını ve Rasulü’nün öğrettiği şekilde niteliklerini gereğince öğrenmiş ve yeterince bilmiş olmak gerekir. İşte bu ve benzeri mutlak gerçekleri kesin olarak bilen bir kimsenin Allah’tan korkmamasına imkân yoktur. Nitekim Rasülullah (S.A.V)de: “Kişiye ilim olarak Allah’tan korkması, cahillik olarak da sadece kendi fikrini yâda kendi işini beğenmesi yeter!” (38) Allah’tan gerçekten korkan kimsenin de, özellikle böyle bir zamanda, Rasülullah (S.A.V)’in: “Ahir zamanda ümmetimden bir takım insanlar olacak; (dini konularda)  size, ne sizin ne de ecdadınızın hiç duymadığı bir takım (garip) laflar edecekler, onlardan sakınınız ve onları kendinizden uzak tutunuz.” (39) uyarısına rağmen; Peygamber varisliği, Müceddidlik, Müçtehitlik, hâşâ Mehdilik, Hadilik ve kella Beşirlik, Nezirlik… gibi boyundan büyük makamlara göz dikmesine imkan ve ihtimal yoktur. Rasülullah (S.A.V)’in  de buyurduğu gibi: “Eğer Allah’tan korkmaz ve kuldan) utanmazsan, dilediğini yap!.. (40)

Hülasa ne MEZHEPSİZLİK, ne MEZHEPLİLİK, ne MÜCEDDİDLİK, ne MÜÇTEHİDLİK, ne İCTİHAD ŞURASI LİDERLİĞİ ve nede MUTLAK MÜÇTEHİDLİK’le dur durak bilmeyen, amansız hırslarını dindiremeyen biricik FAKİH’imiz; bir içtihadını diğeriyle nakzeden, bir sözünü öbürüyle yalanlamayı meslek edinen sayın ağabeyimiz Hayrettin KARAMAN, çağımızın ÇAĞDAŞ MÜFESSİRİ sabık Diyanet İşleri Başkanımız Süleyman ATEŞ Bey’le birkaç kafadarını yedeğine alarak bütün Yahudi ve Hıristiyanları cennete doldurmakla yetinmemiş;  bu kez de –belki cennette boş yer kalır, oraya da Müslümanlar yerleşir diye endişe etmiş olmalı ki- “HİNDULAR, BUDİSTLER VE BENZERLERİ”ni de cennete doldurmuşlardır. Neymiş efendim –sapık da olsa- “BÜTÜN DİNLERİN ASILLARI VAHYE DAYANIR”mış, -Peygambere ve Kitab’a değil de sadece Allah’a ve Ahiret’e inanırlarsa mü’min olurlar ve cennete girerlermiş(!) (41)

Açıkca görüldüğü gibi bu apacık ifadeleriyle sayın ağabeyimiz KARAMAN, yukarıdaki yüksek makamların hiç birine sığamamış, bu defada tüm dinsizliklerin MÜÇTEHİTLİĞİ’ne soyunmuş, KÜTLESEL DİN, KÜRESEL DİN, GLOBAL DİN liderliğine yelken açmış bulunmaktadır.

Bir de GLOBAL MÜCTEHİDİMİZ sayın KARAMAN’ın “Polemik Değil Diyalog Ortak Söze Gelmek” adını verdikleri kitapta döktürdüğü şu incisine göz atalım: “KUR’AN HİÇBİR AYETTE PEYGAMBERE İMAN EDİN DEMİYOR.” (42) Peki hiçbir ayette Peygambere iman edin demiyor da Nisa Suresinin 47. ayetindeki: “Aminü billahi ve Rasülihi…Allah’a ve Rasülü’ne iman ediniz” (43) ayeti nedir? Bu ayet Kur’an ayeti değil mi?! Belki burada da çoğu zaman yaptığınız gibi te’vile kaçacak ve “ayetteki “Rasül” kelimesi genel anlamdadır. Bununla Budizm BUDASI ve Hinduizmin İNEĞİ hariç bütün peygamberler kastedilmiştir.” diyeceksiniz. Öyle değil ya, haydi öyle diyelim peki. Araf Suresi’ndeki “Fe aminü billahi’n-Nebiyy’il-Ümmiyyi,  Ümmi peygambere iman ediniz.” (44) Ayeti Kerimesi’ne ne buyurulur?!… Bütün peygamberler ümmi midir? Kur’an-ı Kerim’de doğrudan ve dolaylı olarak aynı anlama gelen onlarca, yüzlerce ayet bulunduğunu pekala bildiğiniz halde nasıl “KUR’AN PEYGAMBERE İMAN EDİN DEMİYOR” diyebiliyorsunuz?!… Sayın global mutlak müçtehidimiz lütfen bu sözü sarf eden bir müslümanın hükmünü ictihad buyurunda insanlar gerçeği öğrensinler!

 

Dipnotlar

(12.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:47 

(13.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:47

(14.)          Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:52

(15.)          Kireççi A.Haydar, Vehhabiliğe Reddiye:89

(16.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:49

(17.)         İbni Hazin A’meş Şekik’den, O’da Abdullah İbni Mes’ud’dan nakletmiştir. Bkz: Züheyr b.Harb’in Kitabü’l-İlm:81

(18.)         Ebu Davut Rivayet etmiştir. Bkz: Eş-Şeyh, Mansur Ali Nasıf, Et-Tacü’l-Cami’ul-Usul:1/70

(19.)         El-Kurtubi, bu hadis’in sahih olduğunu da tasrih etmiş: El Cami’u li Ahkami’l-Kur’an: 6/140, 9/340. Ali Kenz’ül-Umhal, Hadis No: 28986, 29050. Ebu Davut, Sünen, Fiten:1, İbni Maceh, Sünen, Fiten:9, Darimi, Rikak:36, Ahmed İbni Hanbel:5, 20

(20.)          Ahmed, Ebu Zerr’den ceyyid senetle İhya-ü Ulumiddin:1/69

(21.)         Züheyr İbni Harb, Kitabü’l-İlm:110

(22.)         Necm Suresi, ayet:4

(23.)         İbrahim Suresi, ayet:3

(24.)         Ebu Davut, Sünen, Fiten:1,İbni Maceh, Sünen, Fiten:9, Darimi, Rikak:36, Ahmed İbni Hanbel:5, 20. El-Kurtubi, bu hadis’in sahih olduğunu da tasrih etmiş: El Cami’u li Ahkami’l-Kur’an:6/140, 9/340 Ali Kenz’ül-Umhal, Hadis No: 28986, 29050.

(25.)         Kurtubi, El Cami’u li Ahkami’l-Kur’an, S:339–340

(26.)         El-Mütteki, Ali. Kenzü’l Ummal, Hadis No:28954. El-Aclüni, Keşfü’l-Hafa ve Müzilü’l-İlbas:1/18

(27.)         Buhari, Fiten:6. Bu Hadi’in bir değişik metni de: “Geçen hiçbir gün yoktur ki, ardından gelen gün daha kötü olmasın.” Beraetü’l Eş’ariyyin:1/14

(28.)         Tirmızi, Fiten:38, İbni Maceh, Mukaddime:24. Darimi, Rikak:31

(29.)         Süyuti Hakim’in El’Müstedrek’inde Enes’den…Süyuti Camiu’s-Sağir:197

(30.)         El-Bezzar Muaz bin Cebel’den… Süyuti, Celalüddin: Camiu’s Sağir Fi Ehadisi’l Beşiri’n-Nezir:2/39. Ed-Darimi, Sünen:34 Ebu Davud, Sünen, Fiten: 1, İbni Maceh, Sünen, Fiten: 9,Darimi, Rikak: 36, Ahmed İbni Hanbel:c5,20

(31.)         Ed-Darimi, Sünen: 34. Ed-Deylemi’den… El-Münavi, Abdürraüf: Künuzü’l-Hakaik Fi Hadisi Hayril-Halaik: 1/148. Ebu Davud, Sünen, Fiten: 1, İbni Maceh. Sünen, Fiten:9. Darimi, Rikak: 36. Ahmed İbni Hanbel:5,20

(32.)         Ed-Darimi, Sünen: 34. Ebu Davud, Sünen, Fiten: 1, İbni Maceh. Sünen, Fiten: 9. Darimi. Rikak: 36, Ahmed İbni Hanbel: 5.20

(33.)         Kurtubi, a.e.g:1/19

(34.)         İmam-ı Gazali bu hadisi Üsleme Bin Zeyd’den

(35.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:54–57    

(36.)         Fatır Suresi, Ayet:28

(37.)         Fatiha Suresi, Ayet:5

(38.)          El-Heysemi-Zevaid:1/120.El-Mütteki, Ali. Kenzü’l-Ummal: Hadis No:588. Züheyr İbni Harb, Kitabü’l-İlm:84

(39.)         Müslim Ebu Hereyre’den… Suyuti, Celalüddin. El Camiu’s-Sağir Fi Ehadisi’l Beşiri’l-Nezir:2/36

(40.)          Buhari, Enbiya:54, Edep:78. Ebu Davut, Edep:6. İbni Maceh, Zühd:17.Muvatta, Sefer:46

(41.)         Hayreddin KARAMAN, Polemik Değil, Diyalog Ortak Söze Gelmek: sayfa:37

(42.)         Hayreddin KARAMAN, Polemik Değil, Diyalog Ortak Söze Gelmek: sayfa:37

(43.)         Nisa Suresi, Ayet 47

(44.)         A’raf Suresi, Ayet 157