Mezhepsizlik Yaygarasına Teşekkürler

Bu makalem 7 Mart 1977 pazartesi günü Türkiye’de Yarın Gazetesinde yayınlandı.

MEZHEPSİZLİK GERÇEĞİNDEN MEZHEPSİZLİK YAYGARASI’NA TEŞEKKÜRLER

 

O’nun adıyla!…

Yine bu gazetede, yine bu sütunda: “İslâm Dinini Tehdîd Eden En Korkunç Fitne MEZHEPSİZLİK” isimli tercüme eserimiz dolayısıyla haftalarca yazı yazıldı. Mezhepsizlik, bir yaygaraymış gibi gösterilmeye çalışıldı. Şahsımıza bir yığın iftiralar yapıldı, isnadlarda bulunuldu. Yalancı dendi, Câhil dendi, menfaatçi dendi, Arapçayı bilmez dendi, Âyetyetsiz dendi, müfteri dendi, çanakçı dendi. Bir yandan Dr.Bûtî ’nin kitabı, içinde yılan yatan kitab oldu; diğer taraftan da aynı kitap çok faydalı ve değerli bir kitap oldu. Bir yandan Türkiye’de mezhepsizlik yok dendi. Diğer taraftan bütün Hanefî ve Şafi’îlerin kılmakta oldukları “Zuhr-u Ahir” inkâr edildi, tercîhe şayan görülmedi. Bir enteresan tesadüftür ki, “Mezhepsizlik Yaygarası” başlıklı yazı serisi de sayın Hayrettin Karaman’ın kitabımız aleyhine sohbet yaptığı; kitaplarındaki mezhepsiz fikirleri hiçe sayarak, kendisini mezhepli, beni de deli ilan ettiği güne rasladı.

Bütün bu olup bitenler dolayısıyla, sayın meslekdaşım Ahmet Gürtaş Bey’e benden teşekkürler… Candan teşekkürler…

—Neden? …

—Çünkü:

1-  Mezhepsizlik tehlikesinin varlığının mezhepsizliği bir yaygara olarak göstermek için haftalarca ve kitabım ebadında yazı yazmak, iftiralar savurmak kadar net ve kesin isbatı imkânsızdır da ondan…

2-  Kitabımın hiç bir yerinde sayın Gürtaş’ın ismi aslâ geçmediğine bakılırsa; bu davranışlarıyla sayın Gürtaş, sayın Hayrettin Karaman’ın müdafasını yapmakla, belli bir gurubun içerisinde bulunduğunu kendi kalemiyle fiilen ispat etmiştir de ondan…

3-  Nasreddin Hoca’nın dünyanın ortasını buluşu edasıyla Türkiye’nin ortasını bulup, bulduğu noktaya da kendisini koymuş olması, yarası olanın gocunacağını ifade etmekten öteye gitmez de ondan…

4-  Benim 300 sayfalık kitabım 30 lira, Hayrettin Bey’in benim kitabımın yayınlandığı sırada yayınlanan 200 sayfalık “Faizsiz Banka”sı da 20 lira.. Benimki 5 liraya mal olmuş, öyle ise onunki de 3 liraya mal olmuştur. Benimki 20 liradan satılıyor, onunki de 20 liradan satılıyor. Şu halde benden çok, sayın Hayrettin ağabeyimiz almış başka yerlerden 20 binleri, 25 binleri!.. Bu gülünç iftiraları uyduracak kadar düşmek, benim Süleymancılara satıldığımı değil de, Mezhepsizlik’in suçüstü yakalanmış ve saçmalamakta olduğunu gösterir de ondan…

5-  Allâh’ımın büyük bir lutfudur ki, kitabını tercerne ettiğim, Suriye Şeri’at Fakültesi Dekanı muhterem hocam Dr. Bûtî Türkçeyi de biliyor. Zaten kendisi, isminden de anlaşılacağı gibi, aslen Türk’tür. Cizre’nin Bota köyündendir. Allâh razı olsun, kendisine yapılan iftiraların bana da yapılacağını düşünmüş olacak ki, kitabını tercememle satır satır karşılaştırmış, hiçbir hatâ bulamamış ve bütün kitaplarını terceme etmem için bana göndermişlerdir. Bu da Sayın Gürtaş kardeşimizin “ferâset”i (1) bir kenara atarak tımar için beygir tavlasına destursuz girdiğini isbat ediyor da ondan…

6-  Evet, kendilerine teşekkür ederim, çünkü kitabımın mukaddimesinde iftiharla sık sık tekrarladığım İctihâd yapma ehliyetine sahip olmamak mânâsında Câhillik sıfatını bana mücerred olarak vermekle benimle birleşmişlerdir. Aynı pınardan sulanmış ve aynı yola koyulmuş kişiler olduğumuza göre, bu sevimli(!) sıfatı benimle paylaşmak zorundadırlar. Delillerden ahkâmı ancak müctehitler çıkarabilir ve tercîhi ancak onlar yapabilir de ondan…

7-  Cuma’nın farzını müteakip kılınan namazlardan bahsetmedim. Neden?. Çünkü “İslâm Fıkhı”nı gazete kâğıtlarıyla helva paketi yapmaya gönlüm razı olmadı da ondan…(2)

Gönlümün rızası, bu kardeşlerimizin -Allâh’ın inâyetiyle- bu sevdadan, bu hizipçilikten, sadece kendilikleri içerisinde olanlara îtibâr ile, içlerine girmemiş olanların üzerine kör devenin yürüyüşüyle gitmekten vazgeçmelerinde, ve böylece bu münakaşaların birer “hilâf” değil de, birer  “ihtilâf ” olarak kalmasındadır. Zira midesi zehirle dolu olan bir kimsenin sıhhatinden bahsetmek, onu ölüme terk etmektir.

 

Dipnotlar

(1.) فراسة”:Ferâset” ve “ فراسة: Firâset” kelimelerinin Arapçada yazılışları aynı olduğu gibi Türkçede de aynı anlamda kullanılmaktadırlar. Halk dilinde daha çok : “Firâset”,  ilim dilinde de: daha çok: “Ferâset” olarak geçer. Biz Türkçe yazıyoruz, Arapça değil… Sonra Ferit DEVELİOĞLU’nun Osmanlıcıa Sözlüğüne bakınız. Durum arkadaşlarımızın açıklamasının tam tersidir.

(2.) DiKKAT: Muhterem kardeşlerime şu hususu belirtmeyi bir vecîbe bilirim. Cum’a namazından sonra “ZUHR-U EVVEL ve ZUHR-U ÂHİR”Cum’anın Sünnetlerini fevkal’ade bir ma’zeretiniz olmadıkça aslâ terk etmeyiniz. Meselenin iç yüzünü arz etmek üzere de mümkün olan en kısa zamda bir “Cum’a Risâlesi” ile huzurlarınızdayım inşallâh… Arapçayı bilen kardeşlerimiz şimdilik İbnü Âbîdin’in: “Hâşiyetü Raddi’l Muhtâr Ale’d Dürri’l Muhtâr” ının 1324 tarihli baskısının 1. cildinin 755. sayfasındaki : “Zuhr-u Âhir ve Zuhr-u Âhir’in Niyeti” ile ilgili bahsine bakabilirler. Orada; “ZUHR-U EVVEL ve ZUHR-U ÂHİR” demek olan السنةالقبلية والسةالبعـدية; “Es- Sünnetü’l-Kabliyye ve’s, Sünnetü’l Ba’diyye” ta’birlerini de gözleriyle göreceklerdir